Bir toplumun en sessiz yerleri mezarlıklarıdır. Ama bazı mezarlıklar, yalnızca ölümün değil, suskun bir utancın da mekânıdır. Cellat mezarlığı, bu sessizliğin en ağır halidir. Toplumun adalet adına öldürttüğü, sonra da adını anmaktan kaçındığı insanların gömüldüğü bu yerler, hem suçun hem de vicdanın gölgesini taşır.

Görev ile vicdan arasındaki çatışma, insanlık tarihi kadar eskidir. Bir insan, kendisine verilen buyruğu yerine getirdiğinde düzeni koruduğunu düşünebilir. Ama aynı eylem, içinde başka bir sessizliğin kapısını da aralar: “Yaptığım doğru muydu?” sorusu, hiçbir yasayla tam olarak susturulamaz. Cellat mezarlığı, işte bu sorunun yankısıdır; görevini yerine getiren ama görevini yerine getirirken kendinden biraz daha uzaklaşan insanın son durağı.
Bu sessiz topraklar, yalnızca geçmişin değil, bugünün aynasıdır. Çünkü insanlar hâlâ başkalarının elleriyle cezalandırır, başkalarının elleriyle korur, sonra da onları unuturlar. Her çağ, kendi cellatlarını yaratır; sonra onları inkâr ederek rahatlar. Oysa hiçbir toplum, kendi vicdanını toprağa gömerek arınamaz. Unutmak, temize çıkmak değildir.
Bu mezarlıkların taşsız oluşu, insanın adını silme çabası gibidir. Ama isim silinince suç da silinmez; yalnızca sorumluluk görünmez olur. Aslında orada yatan, yalnızca bir mesleğin temsilcisi değildir. Orada, insanın kendi vicdanını susturduğu anlar, başkasına yüklediği adalet duygusu, korkunun ve itaatin birlikte şekillendirdiği bir varoluş biçimi gömülüdür.
Belki de cellat mezarlığı, insanın kendi içindeki mezarlıktır. Herkesin içinde, bir yanıyla görevini yapmanın gururu, bir yanıyla da vicdanın rahatsızlığı bulunur. İnsan, birini susturmak isterken diğerini diri tutamaz. İçsel denge, ancak bu iki gücün birbirini yargılamadan kabul etmesiyle mümkündür.
Toplum, celladı dışlarken aslında kendi karanlığını reddeder. Ama reddedilen şey kaybolmaz; yalnızca biçim değiştirir. Sessizlik olur, uzaklık olur, bazen de soğuk bir adalet anlayışı. İnsanlığın tarihine bakıldığında, bu mezarlıklar birer suç yeri değil, birer ders yeridir: Gücün ardında duran korkuyu, adaletin ardında duran buyruğu ve insanın kendi vicdanından kaçarken neleri feda ettiğini gösterir.
Cellat mezarlığı, sonuçta sadece ölü bedenlerin değil, bastırılmış insanlığın yattığı yerdir. Ve belki de o topraklar, dilsiz bir bilgelikle fısıldar:
Hiç kimse tamamen suçlu değildir;
ama herkes, susturduğu vicdanının sorumluluğunu taşır.






Sevgili Hocam,
Metnin sizde böyle bir yankı uyandırması benim için en kıymetli karşılık. Cellat mezarlığını dışarıda bir yer olmaktan çıkarıp içimize taşıyabildiysem, demek ki asıl soruya birlikte yaklaşmışız.
Kimseyi işaret etmeden hepimizi masaya davet edebilmek niyetimdi; çünkü mesele gerçekten bir “öteki” değil, sorumluluğu devretme konforumuz.
Bu dikkatli ve içten okumanız için gönülden teşekkür ederim. Kalemin değerini, onu böyle anlayan gözler belirliyor.
Sevgili Mahmut Hocam, burada durup uzun uzun düşündüm; özellikle cellat mezarlığını bir mekândan çıkarıp insanın içine taşıdığın yerde içimden bir şey geçti. Görevle vicdan arasındaki o sessiz çatışmayı anlatırken kimseyi işaret etmiyor olman ama hepimizi masanın başına oturtman çok çarpıcı. Okurken şunu hissettim: mesele cellat değil, mesele rahatlamak için sorumluluğu başkasının ellerine bırakma alışkanlığımız. Unutmanın temize çıkmak olmadığını bu kadar sakin ama bu kadar sert söyleyişin yüreğime dokundu. Ben böyle bakmamıştım bu konuya, iyi ki yazmışsın. Kalemin
e sağlık.