Dışarıda müthiş kuvvetli, farklı bir uğultuya sahip garip bir rüzgâr var. Rüzgârın uğultusuyla beraber bugün geçirdiğim ilginç gün yine garip bir biçimde tamamlanıyor aslında. Bu garip rüzgâr bir şeylerin doğrulayıcısı ve onaylayıcısı gibi bağırdıkça bağırıyor, adeta çığlık atıyor. İnsanı ürkütüyor, basit bir doğa olayı farklı yerlere farklı düşüncelere götürüyor.
Rüzgârın garip tiz sesli çığlığı ruhumu alıp zifiri karanlık bir zindanın köşesine atıyor. Sanki bir kadın o zindanda elleri bir zincirle duvara bağlı ağlıyor, suçu veya günahı var mı bilinmez ama ruhu ve yüreği acı çekiyor. Zaman zaman çığlık atıyor, sesini duyurmaya çalışıyor. Yemin ediyor içinden, eğer bir şekilde kurtulup özgür kalırsa alacak intikamını ona bunu yapan beşerden. Gözünde kan, yüreğinde nefretle veriyor son nefesini.

Aynı hızla çekiliyorum zindanın karanlık köşelerinden, ama biliyorum ki kadının ruhu özgür kaldı. Kurtuldu amansız esaretinden. Kendi de inanamıyor, müthiş huzurlu ve rahat bir boşluğun içinde süzülüyor ruhu enginlere doğru. İşte süzülürken çıkardığı sesler şimdi duyduğum rüzgârın tiz çığlıklarıyla eşdeğer. Kendini hatırlatıyor. Onu fark etmemi istiyor. Fark ediyorum. Korkmuyorum. Ama intikamını alma biçimi amansız, kurtuluşu yok ona yakın olanın, bir tek kan bağı olan beşer kurtuluyor ruhunun acı çeken tarafından. Elinde değil, istemiyor belki de zarar vermek ama kontrol de edemiyor. Ondan böyle olur olmadık şeylere bel bağlıyor, çözemiyor çıkamıyor işin içinden, bencilliği ise korumaya alıyor bilinçsizce etrafındakileri. Bir cellâdın son anda kurbanlarının başını giyotine koymaktan vazgeçmesi gibi bencilliği kurtarıyor elinden sevdiklerini.
Dinmiyor rüzgâr daha da hızlanıyor, bir şey anlatmak istiyor belli. Oysa ben değilim uğultusundaki acıyı anlayacak, ruhunun yaralarını çözecek, zindanda ömrü bitmiş bir kadının çığlığı ve aslında duyurmak istemesi bir nebze kendisini.
Dinmiyor deli rüzgâr, şimdi de ağlamaya başladı gözyaşlarıyla camı dövüyor, ama yine dinletemiyor bana derdini, kullandığımız dil farklı belli ki. Dinlemeye çalışıyorum ruhunun derinliklerinde yatan kederini. Ne işin var o zindanlarda, birini arıyormuş, aslında onu ararken girmiş o zifiri karanlığa şaşırmış yönünü, kaybetmiş kutup yıldızını. Bir daha da bulamamış ve hatta ne aradığını da unutmuş bir deli.
Bazen deli rüzgâr gibi ruhum çığlık atmakta, girmekte bir zindana bir daha da kurtulamamakta, aramakta belli ki maşukunu işin kötüsü balık hafızalı bulduğunu zannederken unutmakta.
Rüzgâr artık sesini duyuramıyor bana belli ki kısıldı sesi anlatamamakta artık derdini, gözyaşlarıyla cama yazıyor kederini, dinlediğimi anlayamayan ben, yazdıklarıyla çözüyorum işin düğümünü. Rüzgâr hala arıyor hayatın şifresini. Var mı ki hayatın şifresi, sığar mı kâğıda veya kitaba? Rüzgâr bulursa deli deli esmesinin nedenini ruhumda bulacak aramakta olduğu şifreyi belli ki…
Bulmak mühim değil aramak asıl olan, rüzgâr gibi şimdi benim ruhum da tiz çığlıklar atmakta ama ben de duymayacağım bir süre onu ta ki karşıma bir zindan çıkana kadar…


