Artık her şeyin sergilendiği, her anın paylaşıldığı bir çağdayız. Görünür olmanın altın bilezik sayıldığı, her sofranın vitrinleştiği, her adımın rotaya dönüştüğü bir zamandayız. Ama bir şey var ki değeri sessizce artıyor: Mahremiyet.
Ne garip değil mi? Bir zamanlar yoklukla ilişkilendirilen saklılık, şimdi lüksle özdeşleşti. Herkesin bildiği, gördüğü, duyduğu şeylerin arasında gizli olan artık daha kıymetli. Çünkü saklayabilmek; sadece imkân değil, aynı zamanda bir bilinç, bir irade, bir duruş…
Sahip olduklarını göstermek kolay. Bir fotoğraf, birkaç satır, belki kısa bir video… Hepsi birkaç saniyelik işler. Ama göstermemek… İşte o, başka bir hikâye. Hele ki dünyanın yükü sırtımıza böylesine binmişken… İnsanlar bir dilim ekmeği, bir damla sütü düşünürken, yoksulluk gözümüzün içine bakarken… Gösteriş, sadece anlamsız değil, aynı zamanda ağır bir yük artık.
Sahi, neden her şeyi herkesle paylaşmak zorundayız? Belki de en büyük incelik, paylaşmamakta saklı. Yediğin yemeği göstermemek bir ayrıcalık olabilir mesela. Yaşadığın evi gizli tutmak, kendi huzuruna bir alan açmaktır belki de. Çocuğunu, eşini, anılarını… Yalnızca kendine saklamak, sevdiğini korumaktır.
Bu çağda mahremiyet, bir sığınaktır. Gürültünün ortasında kurulan sessiz bir çadır. Orada ne reklam var ne onay ihtiyacı. Sadece sen varsın ve senin gerçekliğin. Saklı olan büyüyor çünkü. Değer, görünmeyende birikiyor artık.
Gösteriş çağında gizliliği tercih etmek, sadeliğe sadakat göstermek… Bu bir geri çekiliş değil. Aksine bu, dünyaya karşı bir duruş. “Ben buradayım ama kendime aitim,” deme biçimi. Ve her zaman kolay değil, evet; ama imkânsız da değil.
Sosyal medyanın, reklamın, tüketime dayalı hayatların arasında bir boşluk yaratmak; o boşluğa kendini koymak… Cesaret ister. Ama işte tam da bu cesaret, bizi biz yapan şeydir. Çünkü her şeyin satıldığı bir dünyada, satılmayan ne kaldıysa ona sığınır insan.
Unutma cancağızım, bazen en büyük güç sessizliktir. Ama bu öyle bir suskunluk değil, yanlış karşısında susmak değil… Bu, gürültüye katılmama kararlılığıdır. Bu; kendine ait olanı, kendine saklama onurudur. Gizliliğin zarafetini, sadeliğin asaletini unutmadan… Topluma duyarlı ama kendine sadık kalarak yaşamak da mümkündür. Ve belki de en çok şimdi, bu ülkenin bu hâlinde… Tam da buna ihtiyacımız vardır: Gösterişin yükünden arınmış, gerçek bir varoluşta.




Sevgili Figen, bu yazıda bir şey anlatmaktan çok bir yer tutuyorsun; bağırmadan, kimseyi suçlamadan ama geri de çekilmeden. Mahremiyeti geçmişe ait bir erdem gibi değil, bugünün gürültüsünde bilinçli bir duruş olarak koyman çok dokunaklı. Gösterişi “ayıp” değil “yük” olarak tarif ettiğin yerde içimden bir şeyler sessizce yerine oturdu. Okurken şunu hissettim: Bu bir kaçış değil, kendine sadık kalma ısrarı. Anladım, hatta tam anlayamasam bile hissettim; bazı şeyler zaten öyle anlaşılmalı. Kalemine değil, bu incelikli duruşuna sağlık.