“Bilmek her şeyin sonu olur. Çekici olan bilememektir.”
Çünkü insan, her şeyi bildiğini sandığı anda, dünyayla kurduğu büyüyü kaybeder. Bilgi, sınır çizer; sis ise sınırları siler. Sis her şeye harika bir güzellik katar, çünkü kesinliği değil, ihtimali görünür kılar. O, varlığın üzerine çekilmiş beyaz bir perde değil; insanla dünya arasındaki en zarif mesafedir.

Sis, burukluğun rengidir.
Ne tamamen karanlık ne de bütünüyle aydınlık…
Tam ortada, insanın kaderine benzeyen bir ton.
Sis bir illüzyon değildir; bir koşuldur.
İnsanın dünyaya fırlatılmışlığının doğal halidir. İnsan, kendini hazır bir anlamın içinde bulmaz; sisin ortasında, yönsüz ve sorularla dolu bir varoluşa uyanır. Başka bir bakışla sis, dış dünyanın belirsizliğinden çok, insanın kendi yargılarının ve beklentilerinin oluşturduğu bir alandır. Dünya değil, bizim ona yüklediğimiz anlamlar sislenir.
Sis pasif bir pus değildir; aktif bir mücadele alanıdır.
İnsan, bu sisi dağıtmak için değil, onun içinde nefes almayı öğrenmek için vardır. Çünkü bazı sisler dağıtılmak için değil, içinden geçilmek için vardır. Bilgelik, dış koşulları kontrol etmekte değil, onların içinde sükûneti koruyabilmektedir. Sis altında yürüyen insan, yönünü kaybetmez; sadece acele etmeyi bırakır. Görüş azalır, ama farkındalık derinleşir.
Sis umutsuzluk değildir; trajik bilincin ta kendisidir.
Sisi görmek ve kabul etmek, insanı otomatik bir varoluştan uyandırır. Her şeyin açık ve net olduğu bir dünya, ruh için bir çöldür; çünkü soru yoktur, arayış yoktur, anlam yoktur. Sis ise insanı “can”ının derinliklerine çağıran sessiz bir uyarıdır. İnsan, belirsizliğin içinde kendi sesini duyar; dış dünyanın gürültüsü azaldıkça, iç dünyanın yankısı çoğalır.
Sis çöktüğünde dünya değişmez; değişen, insanın bakışıdır.
Sokaklar, ağaçlar, binalar silikleşir; ama yok olmaz. Tıpkı insanın zihnindeki düşünceler gibi: Tam olarak yakalanamaz, ama varlıklarını sürdürürler. Bilge kişi, bu manzaraya bakarken şunu anlar: Gerçeklik, olduğu gibi değil, algılandığı gibi yaşanır. Sis, bize kesinlik yanılsamasından vazgeçmeyi öğretir.
Sis her şeyi hüzünlü yapar.
Ama bu hüzün, bir çöküş değil, bir farkındalık hâlidir. Varlıkların uzaklaşması, insanın sahip olma tutkusunu kırar; yerini anlamaya bırakır. Bu, kabullenişin estetiğidir. Çünkü her şeyin geçici olduğunu bilmek, insanı zayıflatmaz; onu ağırlaştırır, derinleştirir, olgunlaştırır.
İnsan, sisin ortasında var olma cesaretini gösterir:
Şüpheyle, acıyla, ama aynı zamanda yılmaz bir yaşama iradesiyle…
Sis, bu cesaretin edebiyattaki en radikal ifadesidir.
Çünkü sis, insanın hem kaybolduğu hem de kendini bulduğu yerdir.
Belki de gerçek bilgelik, her şeyi bilmekte değil, bazı şeyleri bilmemeyi göze alabilmektedir.
Sis, bize şunu öğretir: Netlik her zaman hakikat değildir; bazen hakikat, ancak bulanıklığın içinden geçerek görünür olur. İnsan, sisin içinden yürüdükçe anlar ki, dünya hiçbir zaman bütünüyle açık değildir; ama insan, bu kapalılığın içinde anlam üretme kudretine sahiptir.
Ve belki de en büyük güzellik, tam da buradadır:
Sis dağılabilir, ama insanın içindeki sis kalır.
Çünkü insan, ancak sisin içinde yürürken gerçekten “olur”.




Sevgili Mahmut Hocam, burada bilgi anlatmıyorsunuz, bilmenin haddini hatırlatıyorsunuz… O da kolay bir iş değil. Sis dediğiniz şeyi bir eksiklik gibi değil, insan olmanın asli koşulu olarak koymanız çok yerli yerine oturuyor. Okurken şunu düşündüm: Biz çoğu zaman sisi dağıtmaya çalışırken aslında acelemizi kutsuyoruz. Oysa siz, sisin içinde yürümeyi teklif ediyorsunuz; yavaşlamayı, durmayı, hatta biraz kaybolmayı göze almayı… “Her şeyi bilme” arzusunun büyüyü bozduğunu söylediğiniz yerde içimde bir düğüm çözüldü. Çünkü hakikaten, netlik saplantısı insanı bilgeleştirmiyor; çoğu zaman sığlaştırıyor. Bu metin bana şunu hissettirdi: Belirsizlik bir tehdit değil, derinlik daveti. Ve bazı perdeler saklanmak için değil, olgunlaşmak için var. Okumadım bunu, içinden geçtim. Sis dağılsın diye değil; biraz daha insan kalabileyim diye. Kaleminize emeğinize sağlık…