2026 kapıda… Dışarıda devasa bir ışık gösterisi, teknolojik bir gürültü ve durmadan bir yerlere yetişmeye çalışan insan sürülerinin telaşı var. Oysa ben, zamanın bu yapay ritminden kopup, ruhumun tozlu raflarında dolaşmayı seçiyorum. Geçmişin ayak izlerini takip ettiğimde gördüğüm manzara, aslında hiçbir yere gitmediğimiz. Binlerce yıldır aynı patinajın içindeyiz. Elimizde en son model cihazlar olsa ne yazar; kalbimiz hâlâ o ilkel, o daracık dört duvarın içine sığdırılmaya çalışılıyor: Öfke, sevinç, üzüntü ve korku.
Bunca gürültünün, bunca keşfin ve “gelişmişlik” iddiasının ortasında acı bir gerçek fısıldıyor içimdeki ses: Biz gelişmiş bir tür değiliz dostum. Biz sadece, teknolojiyi geliştirme becerisine sahip, ama duygusal olarak hâlâ mağarasından çıkamamış bir türüz.

Reklamcıların “Dört Atlısı”
İnsanın bu yalın halini bizden önce reklamcılar keşfetti. O günden beri de tüm insanlık faaliyeti, bu dört ana duygunun alt kırılımları üzerinden yürütülüyor. Korkularımız kaşınıyor, sahte sevinçler vitrinlere diziliyor, üzüntülerimiz birer pazarlama objesine dönüştürülüyor. Farkındalığı olan insanların çoğalması gerektiğini söylüyoruz ama binlerce yıl öncesinin düşünür notlarına baktığımda görüyorum ki; bu kitlesel bir uyanışla mümkün değil. İnsan doğası, o güvenli kafesinde kalmaya meyilli.
İnsan, kendini kâinatın efendisi sanan ama aslında kendi biyokimyasının kölesi olan garip bir yolcu. Diğer tüm o süslü kavramlar, o “yüce” dediğimiz hisler bile bu dört ana damarın birer sızıntısı sadece. Hal böyleyken, ne kadar “geliştiğimizden” bahsedebiliriz ki? Biz sadece, dış dünyayı dönüştürme becerisine sahip, ama içindeki o karanlık ormanı henüz keşfedememiş bir türüz. Reklamcıların, sistem mimarlarının ve o “görünmez ellerin” bizi bu dört duygu üzerinden birer kukla gibi oynatması tesadüf değil. Bizim en zayıf yerimiz, aslında en temel yerimiz.
Farkındalık Bir Masal mı?
Hep bir ağızdan “farkındalık” diyoruz, “uyanış” diyoruz. Ancak tarihin derinliklerine, o sessiz bilgelerin notlarına daldığımda acı bir gerçeği kucaklıyorum: Kitlesel bir uyanış, bu dünyanın hamuruna aykırı. Binlerce yıl önce de insanlar bu dört pranganın içindeydi, 2026’da da öyle olacaklar. Bu yüzden insanlığa dair o kolektif kurtuluş senaryolarını bir kenara bıraktım. Artık derdim, kendimi bu boyutun ağır yüklerinden sıyırıp, başka bir bilinç katmanına, o “sessiz bölgeye” taşımak.
Ama orada bile, o sessizliğin ortasında bile bir şeylerin eksik kaldığını hissediyor insan. Gördük, yaşadık, eriştik… Ama neden hâlâ o tanıdık sızı?
Sevgi ve Aşk: En Büyük İllüzyon mu, Yoksa Tek Çıkış mı?
Belki de en büyük yanılgımız, sevgiyi ve aşkı da bu “dört temel duygunun” birer alt kırılımı haline getirmiş olmamızda saklı. Aşkı, sahip olma arzusuna; sevgiyi ise bir onaylanma ihtiyacına kurban ettik. Modern dünya bize aşkı bir “proje” gibi sundu. Oysa aşk, yüklenen tüm o anlamların anlamsızlaştığı yerde başlar.
Biz sevdiklerimize de ulaştığımız mertebelere de haddinden fazla anlam yüklüyoruz. Birine “sen benim her şeyimsin” dediğimiz an, aslında o kişinin üzerine taşıyamayacağı bir beton blok bırakıyoruz. Sonra o ağırlığın altında ezilen ilişkiyi izlerken, yaşadığımız hayal kırıklığını “aşkın bitişi” sanıyoruz. Hayır, biten aşk değil; bizim o ulaştığımız noktaya fazladan yüklediğimiz “anlamların anlamsızlığıdır“. Biz, gerçeğin çıplak halini sevmek yerine, kendi zihnimizde yarattığımız o devasa putları sevmeye çalıştık.
Vaat Edilen Cennetlerin Boşluğu
Neden eksik hissediyoruz biliyor musun? Çünkü bize sürekli “daha fazlası” vaat edildi. Daha iyi bir eş, daha huzurlu bir hayat, daha yüksek bir bilinç… Ama kimse “olduğun yerin yeterliliğinden” bahsetmedi. Daha fazla vaat, daha büyük bir açlık yaratıyor. Oysa ulaştığımızı sandığımız yerdeki o boşluk, aslında bir davettir. Bize diyor ki: “Buraya yüklediğin anlamları boşalt. Sadece var ol. Anlamsızlığın içindeki o ilahi sessizliği duy.”
2026’ya girerken, cebimde binlerce yılın notları ve kalbimde “alışamayanların” o kutsal yorgunluğu var. Belki de bu yıl, bir şeyleri fethetme değil, yüklediğimiz o ağır anlamlardan soyunma yılı olur. Aşkı bir beklentiden, sevgiyi bir pazarlıktan, kendimizi ise o dört duygunun dar kafesinden azat etme vakti gelmiştir.
Çünkü ancak her şeyin aslında ne kadar “anlamsız” olduğunu anladığında, hayat gerçek anlamını fısıldamaya başlar.
Yuvaya giden yol, biriktirmekten değil, eksilmekten geçiyor dostum.
Bırakalım o sahte dünyalar yıkılsın; geriye sadece, hiçbir duygunun hapsedemediği o “öz” kalsın.



