40 Yaş Manifestosu: Geçmişin Çapalarını Kesip Su Yüzüne Çıkma Vakti
Hayatın ilk yarısında kurduğumuz o basmakalıp hayaller —ideal iş, mutlu evlilik masalları— tam kırk kapısına dayandığımızda birer birer son kullanma tarihini dolduruyor. Beril, “Yeni Ben Yeniden” podcastinin altıncı bölümünü tam da 40. doğum gününde kaydederken, kadınların bu yaş sınırında yaşadığı o büyük kabuk değişimini harika bir metaforla taçlandırıyor: “40’lı yaşlar, yaşlılığın ergenliğidir.” Biz kadınlar hayatı sürekli sorgulayıp kendimizi büyütürken, 15 yıldır aynı bilinç seviyesinde sayan partnerlerimizle aramızdaki o büyük uçurumu en çok bu virajda fark ediyoruz. Kalpler ve bilinçler birbirinden uzaklaştıkça, çiftler sakince konuşmak yerine birbirine bağırmaya başlıyor; çünkü uzaklaşan kalpler ancak sesini yükselterek birbirine ulaşmaya çalışıyor. Oysa kalbi yakın olanlar, susarak da anlaşırdı…
Beril’in yaşamı anlama gayreti aslında çok eskilere, henüz 17 yaşındayken felsefe meraklısı annesiyle çıktığı içsel arayışlara dayanıyor. Hayatın onu savurduğu İTÜ Kimya koridorlarında yüksek matematikle boğuşurken, aslında evrenin en derin yaşam formüllerini çözmüş. Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’nde Platon’un mağara alegorisini bulmuş; termodinamiğin ikinci prensibindeki “sistemlerin her daim bozulmaya ve düzensizliğe (entropiye) gitmesi” gerçeğinde ise yıllarca kendini hırpalayan o mükemmelliyetçilik sancısının anlamsızlığını görmüş. Bir atomun üst orbitale zıplayan elektronu gibi auranın genişlediğini ama o genişliğin her zaman orijinaline döneceğini bilimin kalbinden söküp çıkarmış. Yani felsefe ve enerji dediğimiz o soyut kavramlar, Beril’in hikayesinde laboratuvarda test edilmiş sarsılmaz birer hayat tecrübesine dönüşmüş.
Kırk yaşın bir kadına sunduğu en büyük bilgelik, kurban rolünden sıyrılıp “olanı ve kendini olduğu gibi kabul etmek.” Hayat pamuk ipliğine bağlıyken sevgiyi, istekleri ya da o çok ertelenen hayalleri yarına bırakmak, kendimize atacağımız en büyük kazık. Hepsinden önemlisi, bizi denizin dibine mıhlayan o demir çapayı, yani geçmişe ait öfke ve nefret bağlarını kesip atmak. Çünkü nefret de insanı geçmişin karanlık sularına bağlayan son derece güçlü bir halattır ve 40 yaş, o halatı kökünden koparacak kocaman bir makastır.
Şimdi o çapayı geçmişe gömüp su yüzeyine çıkma, derin bir nefes alma zamanı. Kendimizle barışırken o tanıdık ritüeli uygulamayı da unutmuyoruz: Yanağından sıkı bir makas al, omzuna bir öpücük kondur ve fısılda: “İyi ki varım, iyi ki doğmuşum… İyi ki yeni ben, iyi ki yeniden.”






Beril Can…
Kırk yaşın o muazzam kabuk değişimini “yaşlılığın ergenliği” olarak tanımlaman ne kadar özgün, ne kadar sarsıcı bir cesaret… Ruhunun o felsefi arayışını İTÜ Kimya’nın formülleriyle, entropiyle ve Heisenberg’le harmanlaman ise tek kelimeyle büyüleyici. Yıllarca içimizi kemiren o mükemmeliyetçilik sancısını termodinamiğin düzensizlik yasasıyla temellendirip, “bırakın sistem bozulsun” diyebilmek ancak senin gibi derin ve berrak bir zekanın harcı olabilirdi. Uzaklaşan kalplerin birbirine sesini duyurmak için bağırdığı o tespitten tut da, bizi denizin dibine mıhlayan o öfke çapasını kesip atma davetine kadar her cümlen zamansız birer hakikat. Kendi geçmişinin hatalarını ve acılarını sevgiyle üstlenip kurban rolünü reddetmen, bekar anneliğin de ötesinde, kendi hayatının lideri olmak isteyen her kadına yakılmış muhteşem bir deniz feneri. Aynanın karşısına geçip omuzlarına kondurduğun o öpücük, aslında evrenin kendi varlığına teşekkürüdür Beril. İyi ki doğdun, iyi ki o muazzam heyecanınla sesini ve ruhunu hayatlarımıza dahil ettin. İyi ki varsın, iyi ki yeni sen, iyi ki yeniden!