Yeterince yeterliyim!
Yeteri Kadar Yeterliyiz: Annelik, Vicdan Azabı ve “Mükemmel” Yanılgısı
Yeni Ben Yeniden podcastinin üçüncü bölümünde Beril, anneliğin en görünmez ama en ağır duygularından birini masaya yatırıyor: yetersizlik. Özellikle bekar annelik deneyiminde katlanan bu duygu, aslında tüm annelerin ortak hafızasında yer ediyor. “Hiçbir şeye tam yetememek” hissi; eve, işe, çocuğa, kendine, sosyal hayata bölünen bir kalbin sürekli eksik kalma korkusu… Beril, bu duyguyu yalnızca bireysel bir kırılganlık olarak değil, sosyokültürel bir yük olarak ele alıyor. Toplumun anneden beklentileri, babalık rollerindeki eşitsizlikler ve sosyal medyanın pompaladığı “mükemmel anne” imgesi, yetersizlik hissini kolektif bir baskıya dönüştürüyor.
Podcast, anneliğin robotik bir performans değil, insani bir deneyim olduğunu güçlü bir dille hatırlatıyor. Özellikle sosyal medya üzerinden inşa edilen kusursuzluk mitinin altını çizen Beril, “insan övündüğünün fakiridir” sözünü referans alarak görünürdeki mükemmelliğin ardındaki kırılganlığa dikkat çekiyor. Bir annenin yılın 320 günü gösterdiği emeğin görünmez kalması, tek bir eksikte “kötü anne” yaftasıyla karşılaşması; buna karşılık sınırlı katkı gösteren babaların kolayca “iyi baba” ilan edilmesi… Bu çifte standart, bölümün en çarpıcı noktalarından biri.
Bölümün en içten kısmı ise çözüm önerisinde saklı: aynanın karşısına geçip kendine “Yeterince yeterliyim” diyebilmek. Beril’in hem kendine hem oğluna yaptığı küçük ama güçlü olumlamalar, dış dünyanın eleştirilerine karşı içsel bir dayanıklılık geliştirme çağrısı niteliğinde. Çünkü belki de değişmesi en mümkün olan şey toplum değil; kendimize bakışımız. Bu bölüm, sıkışmış, bunalmış, her şeye yetişmeye çalışan tüm annelere bir hatırlatma bırakıyor: İnsanüstü olmak zorunda değilsiniz. Yeterince yeterlisiniz. Ve bazen omzu silkerek gülümsemek, en güçlü direniştir.
İçerik Notu: “Beril’in ‘Yetersizlik’ üzerine paylaştığı bu içten sohbetin tamamını ‘Yeni Ben Yeniden’ podcast serisinin 3. bölümünden izleyebilirsiniz.”






Beril, bu bölümü dinlerken içimde en çok yankılanan şey şu oldu: Yetersizlik dediğimiz şey gerçekten bize mi ait, yoksa bize yüklenen bir gölge mi? Sen anlatırken, anneliğin omzuna konmuş görünmez bir teraziyi hissettim. Sürekli tartan, sürekli ölçen, sürekli eksik bulan bir terazi… Ve o terazinin kefesine her gün kalbini koyan kadınları gördüm. “İnsan övündüğünün fakiridir” cümleni okuduğumda içimden uzun bir “evet” geçti. Sosyal medyada parlatılan o kusursuzluk vitrininin ardındaki çatlakları sezebiliyorum. Çünkü insan, en çok sakladığı yerden sızıyor. Ve sen bu sızıntıyı utanmadan, saklamadan, filtresiz bir yerden konuşuyorsun. Bu çok kıymetli. Annelik dediğimiz şeyin bir performans değil, bir varoluş hali olduğunu hatırlatıyorsun. Robot değiliz diyorsun. İnsanüstü değiliz diyorsun. Ve aslında en insani yerden anneliği savunuyorsun.
Aynanın karşısına geçip kendine “Yeterince yeterliyim” deme cesaretin… İşte orada durdum. Çünkü insanın kendine şefkat göstermesi, çoğu zaman dış dünyayla savaşmaktan daha zor. Sen o aynada yalnızca kendine değil, bu cümleyi söylemeye cesareti olmayan yüzlerce anneye de bakıyorsun gibi geldi bana. Omzuna kondurduğun o küçük öpücük, bir direniş aslında. Sessiz ama güçlü bir direniş. Bu bölüm bana şunu düşündürdü: Belki de mesele yetmek değil; sevmek. Ve insan, sevdiği kadar yeterli. Sen bu yazıda ve bu podcastte yargılamadan, bağırmadan, suçlamadan ama çok net bir yerden konuşuyorsun. Yumuşak ama kararlı. Kırılgan ama güçlü.
Ve evet, ben de içimden omzumu silktim.
“Yetersizlik neymiş?” dedim.
Çünkü seni dinlerken bunu hissettiriyorsun:
İyi ki yeni ben.
İyi ki yeniden.