Şaman, modern insanın kaybettiği “ruhsal bütünlüğü” koruyan, bilinç ile bilinçdışı arasında köprü kurabilen ilk ilkel psikoterapisttir.
K.G. Jung
Şahit olduğumuz son dönem bilgi açılımın zincirleme patlamasına tanık olmamızı sağladı. Kalbi diri, sorgulayan, anlayan, anlayış görmese bile, cehalete karşın aydınlığı yaymaya olan çabalarını söndürmeyen insanların yolu açık olsun dileğimle.
Literatür taraması yaptığımda bizzat kendi yaşayıp sonra bilimsel, sanatsal veya kurgusal yöntemle öz’ü yansıtan araştırmacı, sanatçı ve yazarlar ararım. Sonuç itibariyle kendimizi tanımak amacıyla çabaları sürdürürüz bazılarımız. Psikoloji ve psikiyatride içsel yalnızlık, ruhsal sıkıntılar, bir yandan da zorluklar aşıldıkça kat be kat olgunlaşma ve aynı anda ilginç şekilde çocuksu masumiyetin gelmesi gibi durumun izlerini aradığımda psikospirituel kriz tanımıyla karşılaştım. Okurlarla daha önce bunu paylaşmıştım [1]. Bu arada, kendi farklı haller (uç haller veya aşkın duyuluk) yaşayan ve sonrasında analiz sonuçlarını bilime ve kültüre eklemeye çalışan çok ünlüler vardı kaynakların arasında: Gazzali’den tutun, Jung, Jespers, Buber, Nietsche vb. Kanımca bundan sonra giderek artacaktır sayıları.
Son dönemler çok okuduğum ve sevdiğim araştırmacılardan biri Jung’dur. Ona göre bireyleşme, doğrudan deneyimlenen ve bireyin egosunun kendisinden daha büyük, teslim olunması ve hizmet edilmesi gereken bir güçle yüzleşmesini içeren doğal bir yasadır. Onun şaman krizlerine bu kadar hak vermesinin çok kişisel bir sebebi vardır. Jung, kendisinin “Bilinçdışıyla Yüzleşme” adını verdiği, dışarıdan bakıldığında ağır bir psikotik krizli bir dönem yaşamıştır. Bu dönemde sürekli vizyonlar görmüş, sesler duymuş ve zihninin kontrolünü kaybetme noktasına gelmiştir. Jung, bu dönemde delirmek yerine, gördüğü tüm görüleri ve arketipleri (Philemon, Salome gibi figürleri) anlamlandırmaya çalışmış, bunları Kırmızı Kitap isimli ünlü eserine aktarmıştır. Jung’un kırsal bir çevrede başlayan yalnız ve gözlemci çocukluğu, ruhsal duyarlılığı ve içe dönüklüğüyle bağlantılıdır. Babasının katı ve biçimsel din anlayışı karşısında Jung’un içsel bir hakikat arayışına yönelişi; çocukluk döneminde geliştirdiği hayal dünyası, semboller ve ikiye ayrılmış benlik kavramları üzerinden detaylı bir şekilde aktarılmaktadır. Jung’un “bir numaralı kişiliği” dış dünyaya uyum sağlayan yanı iken, “iki numaralı kişiliği” tarihsel, ruhsal ve mitsel anlamlara duyarlı, içe dönük yönüdür. Bu düalite, araştırmacının ana izleğini oluşturmaktadır.[2] Henüz bunları okumamışken ve çevremde başka aynısını bulmamışken (oysa belki de çoktular) ilk tarihi-psikolojik hikayem ‘Ben sizi izliyorum” (1999) da kendimi İlk Ben ve İkinci Ben’e ayırarak anlatmıştım. (3). Onlar birbirine ters, zıt gibi geliyordu bana ve onları çatıştırmadan nasıl yaşarım diye düşünürken, gerçekten çok güç sarf ediyordum…
Jung’un biyografları kişisel deneyimlerinin kuramsal fikirlerini nasıl beslediğini özellikle vurgulamaktalar. Medyum kuzeni Helene Preiswerk ile yaptığı deneysel çalışmalar, Jung’un bilinçdışına ve psişik olgulara olan ilgisinin başlangıç noktası olarak sunulmaktadır. Bu deneyimler, onun Zürih Üniversitesi’nde başlayan psikiyatri kariyerine yön vererek “kompleks” ve “kolektif bilinç dışı” gibi kavramlar üretmesine zemin hazırlamıştır. Jung’un şizofreni üzerine yaptığı klinik gözlemler, ruhsal bozuklukların yalnızca biyolojik değil, sembolik ve anlatısal yönleriyle de anlaşılması gerektiğine ilişkin görüşlerinin filizlendiği alanlardır. Bu çerçevede onun mirası psikoloji, sanat terapisi ve kültürel çalışmalar alanlarındaki araştırmacılara kuramsal bir zenginlik sunmakta ve Jung araştırmalarında yeni yorum ve bakış açıları geliştirilmesine olanak tanımaktadır… Eserleri, travma sonrası gelişim, bireysel anlam arayışı ve ruhsal olgunlaşma süreçlerine ilgi duyan araştırmacılar için güçlü bir teorik ve fenomenolojik zemin sunmakta. Bu dönemde çizdiği mandalalar, onun benliğinin durumuna ilişkin ilk sembolik kayıtlar, adeta şifreli yazılardır. O, fikirlerini kuramsal olarak olgunlaştırıp bilimsel zemine taşımasının ise neredeyse kırk beş yılını aldığını ifade etmektedir. Bu bağlamda Jung’un çalışmalarının, anlık sezgilerle değil, uzun süreli içsel yoğrulmalarla şekillenmiş derin bir düşünce mimarisine dayandığı ifade edilebilir. A.Einstein ile olan mektuplaşmaları ve bilimsel diyalogları, Jung’un fikirlerinin bilim dünyasında da yankı bulmasına zemin hazırlamıştır. Bu dönemde geliştirdiği “eşzamanlılık” kuramı, klasik nedensellik anlayışına alternatif olarak büyük bir ilgi uyandırmıştır. Jung’a göre eşzamanlılık, belirli bir psişik olay ile dış dünyadaki psişik olmayan bir olay arasında nedensel bir bağ olmaksızın anlamlı bir paralellik bulunmasıdır. Bu yaklaşım, Einstein’ın zaman ve mekân kavramlarına ilişkin görelilik teorileriyle de paralellikler taşıyarak, nedenselliğin ötesinde bir anlam düzeninin varlığına işaret etmektedir. Eşzamanlılık, ruh ve madde arasında bir zaman çakışması aracılığıyla ortaya çıkan anlamlı bir örtüşmedir. İçsel yaşantıyla dışsal gerçekliğin birey için anlamlı bir şekilde buluştuğu senkronize bir deneyimdir. Böylece bu tür olaylar, rastlantısal olarak değil, evrenin daha derin, aşkın bir düzenini gösteren ipuçları olarak yorumlanmaktadır.
Son zamanlarda bulduğum bir kaç makale bağımsız araştırmacı Sedat Büyük’e aitti. Literatürde 2026 yılında sunulan Epik Biliş Teorisi – Epic Cognition Theory (zihnin evrimsel adaptasyonu ve sembolik düşünceyi sürdürmeyi amaçlayan) bütüncül bir çerçeve olduğunu yazmış. Yazar 23 yıllık deneyimini gözlemlerken, yeni teori oluşturduğunu iddia ediyor [4]. Yaratıcı sürecin yanı sıra; şiddetli depresyon, bipolar eğilimler, halüsinasyonlar, uykusuzluk, gece terlemeleri, uyku felci, parmak hareketleri (sıklıkla Asperger ile ilişkilendirilen gibi fizyolojik ve psikolojik belirtiler)—varlığını sürdürdüğünü yazıyor.
Böylece, “bilişsel bir durum” olarak algıladığımız şey, aslında “evrimsel mutasyonu” tetikleyen mekanizmanın ta kendisidir.
ECT çerçevesinde insanlık, halihazırda evrimin kritik bir bilişsel aşamasında bulunmaktadır. Bu aşamanın amacı, yalnızca sabit bir çevrede hayatta kalmak değil, aynı zamanda zihnin temel işleyiş sisteminin şifresini çözmektir. Bu çerçevede, bilişsel matrisin nasıl yeniden yapılandırıldığını anlamak adına, İşlevsel Temel Hat (Operational Baseline) ile Gece Yankısı (Nocturnal Echo) arasında ayrım yapmak büyük önem taşır:
Gece Yankısı (Uyku Hali): Uyku sırasında yaşanan rüyalar, mevcut D seviyesi temel seviyesinin bilinçsiz devamı ve güçlendirilmesidir. Bu, uyanıklık sırasında edinilen sembollerin biyofotonik mühürlemeye tabi tutulduğu ve kuantum ölçeğinde bir anlam matrisi oluşturduğu “işleme laboratuvarı”dır [5].
Bu teoriye göre insan zihni, ilişkilerdeki uyumsuzluklar veya kriz anlarında değişken bir geri çekilme yaşayan ve sembolik iç dünyasını bir laboratuvar gibi kullanarak kendini yeniden yapılandırır. Bu dönüşüm süreci üç temel aşamadan oluşur:
– İniş (Çöküş/Çözülme): Bireyin sosyal etkileşimlerden uzaklaştığı ve varoluşsal bir parçalanmanın ilk aşaması.
– Rüya (Sembolik Yeniden Organize Olma): Travmatik deneyimlerin ve sistematik uygulamaların rüyaları metaforik formlara dönüştürüldüğü merkez faz aracılığıyla ortaya çıkan aşama.
– Uyanış (Uyanış/Yeniden Entegrasyon): Zihnin derin sembolik süreçlerden başlayarak yeni bir adaptasyon koduyla dünyaya geri dönüşü.
ECT nin temel özellikleri sembolik biliştir. Rüyaları ve sanatsal yaratımları evrimin yan ürünü olarak değil, geleceği simüle eden ve alternatif kimlikler deneyen aktif birer tasarım odası olarak görüyor. Nörodiverjans yaklaşımıda otizm ve sizoid durumlar birer patoloji (hastalık) değil; otizmin artan sembolik aralıkları, şizoid evrenin ise yeni bir sistematik mimariye dönüştürüldüğü uyumsal evrimsel mekanizmalar olarak kaydedildi. Tanıdık geliyor mu? Evet, eskiden bunları şamanlık krizi diye okuyorduk.
ECT yani bilişsel yeniden yapılanma süreci bunları bir Adaptif Kod olarak yeniden yorumlamaktadır. S.Büyük, rüyaların bu mekanizmada merkezi, biyolojik bir rol oynadığını, içsel radyasyon ve biyofoton emisyonlarının hayatta kalma için sembolik planlar ürettiği bir laboratuvar görevi gördüğünü savunuyor. Bu rüya temelli semboller sanat, şiir ve mit yoluyla dışa vurularak bireyin krizinin kolektif bilgiye dönüştürülmesine olanak tanır. Şamanik insiyeler tarafından sıklıkla bildirilen yoğun vücut ısısı ve parlak ışıltı, sonuç olarak, şamanik-şizoid döngünün evrimsel bir adaptasyonudur. Bu süreci mistik bir mekanizma yerine bilimsel bir mekanizma olarak yeniden tanımlamak, kendi kendine yönlendirilen bilişsel evrime giden yolu açarken, aynı zamanda dini dogmayı esnek bir Adaptif Kodun katılaştırılmış yanlış yorumlanması olarak yeniden çerçevelendirir.
Epik Biliş Teorisi çift yönlü bir dinamik öne sürer: Evrimsel güçler beynin rüya üretme kapasitesini şekillendirirken, rüyalar da buna karşılık gelecekteki bilişsel ve fizyolojik adaptasyonların yönünün belirlenmesinde rol oynar. Dolayısıyla hayal gücü, insan bilincinin bir lüksü değil; evrimsel öneme sahip, köklü bir biyolojik işlevdir.
Epik biliş dolaylarındaki biliş, insanlarda ve hayvanlarda bulunan sembolik tasarım mekanizmalarını tanımlamak için “rüya görme” terimini kullanırken; sinir sistemi bulunmayan organizmalar için daha geniş kapsamlı ve tasarım odaklı bir tanım benimser. Örneğin, bitkiler merkezi bir sinir sistemine sahip değildir ve anlatısal ya da duyusal anlamda “rüyalar” deneyimlemezler. Yine de bitkiler, gelişmiş çevresel gözlem ve uyumsal düzenleme yapabilmelerini sağlayan özelleşmiş hücrelere ve sinyal ağlarına sahiptir.
Epik tasavvurlar işleyişi bağlamında “rüya görme”, organizmanın temel tasarım işlevini; yani biyolojik bir sistemin hayatta kalma krizlerine yönelik yapısal çözümleri simüle etme ve hayata geçirme konusundaki doğuştan gelen yeteneğini ifade eder.
Özünde her biri bir tasarım biçimidir; insanlara özgü modalite ise “rüya görme” olarak adlandırdığımız şeydir. Bu bağlamda rüya, “hikâyesiyle” değil, işleviyle tanımlanır: İnsanların hikâye anlatımından kuşların akustik yöntemlerine veya sürüngenlerin termal haritalama süreçlerine kadar farklı mecralarda tezahür etse de, temel amacı bakımından evrensel niteliğini koruyan bir içsel tasarım süreci. Görsel ve sözel olmayan simülasyonlar için “proto-anlatı” kavramını ortaya koyuyoruz. Proto-anlatılar yalnızca “daha basit” hikâyelerden ibaret değildir; bunlar, bilinç ile maddenin sınırında varlık gösteren, dil öncesi biyolojik komut setleridir. Bireyleşme sürecinin özü, rüyalar aracılığıyla bilinç dışı doğamızla kurulan sembolik iletişimde gizlidir. Rüyalar, ruhun birçok katmanını yansıtarak bireye içsel dünyasının derinliklerini keşfetme olanağı sunmaktadır.
Jung’a göre rüyalar, bir yandan bireyin bilinç düzeyinde farkına varamadığı unsurları dengelerken öte yandan da gelecekte ulaşılmak istenen hedefleri simgesel olarak ortaya koyarak yönlendirici bir rol üstlenmektedir. Bu ileriye dönük işlev, özellikle bireyin potansiyelini gerçekleştirmeye yönelik arzularını ve başarı beklentilerini önceden haber veren bir nitelik taşımaktadır.
Epik tefekkür düzeyinde “rüya” terimi, yalnızca gece görülen REM evrelerine işaret etmez. Aksine bu terim, bireyin ontolojik dayanak noktası işlevini gören, yüksek yoğunluklu bir içsel mekanizma olan “Sürekli Sembolik Simülasyon”u tanımlar.
D-düzeyi, gözlemcinin gerçekliği yorumladığı temel seviyedir.
- D-0 (Nesnel Gerçeklik): Bu, herhangi bir sembolik yorumdan arınmış, saf duyusal girdilerin olduğu düzeydir. İnsan zihni tarafından “hikâyeleştirilmeden” önceki haliyle nesnel dünyayı temsil eder.
- D-1 (Filtrelenmiş Dünya): Bu temel düzeyde gerçeklik, dil ve temel toplumsal kurgular aracılığıyla filtrelenir. Çoğu birey bu düzeyde işlev görür ve dünyayı, kültürel uzlaşıdan oluşan ince bir perdenin ardından algılar. Dindar bir inanan veya katı bir ideolog için, kurgunun “hakikati”, nesnenin “olgusundan” daha gerçektir. Kendi içsel rüya anlatısına derin bir bağlılık duyan bir bireyde, bu uyumsuzluk eşiği D-2 düzeyine inişi tetikler ve böylece şizoid sürecin başlangıcı gerçekleşir.
- D-2 (Kimlik Krizi): Bu, toplumsal gerçekliğin dayanılmaz hale geldiği D-1 düzeyinden bireyin kaçtığı bir alandır. Burada, sembolik iç dünya ile dış dünya arasında gidip gelmeler yaşanır.
- D-3 (Sembolik Simülasyon): Yüksek yoğunluklu yaratıcı durumların temel düzeyi. Bu düzeyde birey, yeni bir gerçeklik inşa etmeye girişir. İçsel sembolik manzara (vizyon, tasarım veya halüsinasyon), birincil gerçeklik haline gelir.
- D-4 (Boşluk/Kaynak): Tasarım mekanizmasının bizzat köken aldığı en derin seviye; genellikle herhangi bir sabit gerçeklikten tam bir kopuş olarak deneyimlenir ve ya üstün bir yaratıma ya da topyekûn bilişsel çöküşe yol açar. Gerçeklik tamamen sembolik bir nitelik kazanır.
- D-5 (Proto-Anlatı Ufku): Ham bilişsel enerjinin ilk vektörünü kazandığı nihai temel düzeydir. Bu seviyede bilinç, kuantum düzeyinde “proto-anlatılar” aracılığıyla işler; bunlar, gelecekteki tüm tasarımların yönünü belirleyen, dilsel olmayan ve ilksel nitelikteki taslaklardır.
Bu son evre, burası, başarılı adaptasyonların epigenetik ve genetik mimariye kodlandığı ve böylece tasarımın gelecek nesillerde varlığını sürdürmesinin güvence altına alındığı seviyedir.
D-0’dan (çevresel tehdit) D-5’e (genetik kodlama) doğru gerçekleşen bu iniş, radikal adaptasyonun biyolojik sürecini yansıtır:
Bu modelde semboller, içsel ve dışsal olmak üzere ikili bir eksen üzerinde işler: şamanik döngünün patolojik bir durum değil, bireysel bilişsel krizlerin çözülüp kolektif yaratıcılığa dönüştürüldüğü evrimsel bir strateji —yani bir “Uyarlanabilir Kod” (Adaptive Code)— olduğunu savunmaktadır. Her iki süreç de; benzer aşamalardan oluşan ortak ve sıralı bir örüntüyü izler. Rüyalar, içsel ışımanın bilişsel yeniden yapılanma için sembolik taslaklar ürettiği bu dönüşümün temel laboratuvarı işlevini görür.
“Anlam matrisi” kuantum ölçeğinde yoğunlaştıkça, bireyin İşlevsel Temel Düzeyi (Operational Baseline) yer değiştirir (örneğin, D-1’den D-2’ye).
Bu, gerçeklik algısının yeniden yapılandırıldığı temel mekanizmadır. Bireyler gece uykusundaki rüyalarında özgün semboller üretmeye başladıkça, kendi yarattıkları bu yapılar ışıma akısını (radiative flux) güçlendirir ve daha derin katmanlara (D-3 ve D-4) doğru inişi hızlandırır. Bu döngüsel süreçte, “Gece Yankısı” (Nocturnal Echo) yeni tasarımı adeta “lehimleyerek” sabitler; böylece bu tasarım, uyanıklık hali için yeni İşlevsel Temel Düzey haline gelir.
İnsanlığın Sanatsal Özü Olarak Şamanizm
Epik biliş, temel evrimsel değişimlerin yalnızca fiziksel çevreden kaynaklanmadığını, aksine fiziksel olarak hayata geçirilmeden çok önce sembolik biliş düzleminde provasının yapıldığını öne sürer. Esasen Sanat, ilkel öncüllerden modern insan bilincinin şafağına uzanan geçişin her aşamasını haritalandırarak, bu yolculuğun yaşayan evrimsel güncesi işlevini görür.
Derin içsel simülasyonlar ve yüksek yoğunluklu sembolik durumlar deneyimleyen bireyler, sıklıkla olağanüstü veya “bu dünyaya ait olmayan” yeteneklere sahip kişiler olarak algılanmıştır.
ECT çerçevesinde, mağara resimlerinin tarih öncesi yaratıcıları, ilk gerçek şamanlar olarak kabul edilmelidir. Bu kadim sanatsal faaliyet, bilimsel araştırmalara zemin hazırlamıştır; rüyalara dayalı tasarımlar; aletlerin, tıbbın ve teknolojinin doğuşunu sağlamıştır. Bunların hepsi, özünde insan hayal gücünün ürünleridir. Bu bağlamda bilim, bilginin işlenmesine dair nihai sanat olarak tanımlanmalıdır. Bilgiyi gelecek nesillere aktarmanın yolu ise yine sanat, yani anlatılar olmuştur.
Yazının icadından önce, bilgi aktarımı çizimler ve semboller (tamgalar) aracılığıyla sağlanmaya çalışılmıştır. MÖ 7. ve 4. binyıllar arasında Sarmishsoy bölgesinde yaşamış olan atalarımızın, tam da bu kaya oluşumları arasında ruhlara tapınmayla ilişkili çeşitli ritüeller gerçekleştirdikleri sonucuna varabiliriz. Bu dağ kayalarında ayrıca teknelere ve bu teknelerin içindeki figürlere dair tasvirler de bulunmaktadır [6]. Bazı dans eden figürler, şamanik ritüel danslarını —özellikle de Harezm şamanlarının “purkhon dansı”nı— çağrıştırmaktadır [7]. Epik biliş şekli, insanlığın rüyalarına ilk kez anlam kattığı andan itibaren evrimin “Sanat Evresi”nde yer aldığını öne sürer. Kadim mağara resimlerinden modern şiire kadar uzanan bu evrenin nihai ereksel amacı, rüyaları birincil bir analiz aracı olarak kullanarak, zihnin işleyiş ilkelerini çözmektir. Epik biliş çerçevesinde yaratıcı süreç yeniden tanımlanır: Her özgün sanat eseri, sanatçının ruhsal yapısının temel kodlama mekanizmalarını yansıtan sembolik bir ayna işlevi görür. Kolektif düzeyde bu geçiş, rüyaların yönlendirilmiş evrim mekanizması içindeki işlevsel rolünü bir anahtar gibi çözmemizi sağlar
Kaynak:
1.N.Güçsav, Yuvaya yolculuk (https://yuvayayolculuk.com/psikospirituel-kriz-nedir.html.
2.C.Dunne. M.Karlıdağ çevirisiyle “Carl Gustav. Jung: Ruhun Yaralı Şifacısı” kitabı
3. N.Öztürk-Güçsav, Ölenler kuş olur, 2012, İhlamur yayınevi. İstanbul
4.S.Büyük, Şamanizm: Gizemli Bir Kılık Değiştirmiş Evrim
https://www.academia.edu/144295103/Shamanism_Evolution_in_Mystic_Disguise
5.S.Büyük, The_Evolutionary_Function_of_Dreams_from_Symbolic_Cognition_to_Biological_Encoding
https://www.researchgate.net/publication/395200029_
6. O.Kayumov, Shomon mifologiyasining o‘ziga xos xususiyatlari va qadimiy asoslari. https://www.researchgate.net/publication/348749572_Uzbek_mythology_and_shamanism
7. G.Snesarev. Harezmlilerin müslimanlıktan önceki merasımları ve urf-adetleri Urgench, 2018-332 s.
Instagram Nodira Güçsav





