Psikotarih ve Bağlanma Kuramı

Bilimsel bölüme geçmeden önce çok kısa bir popüler tarzda giriş yapacağım. Psikotarih terimiyle çoğumuz I. Azimov’un eserlerinde tanışmış olabiliriz. O, Vakıf serisinin ilk üç kitabını 20’li yaşlarında efsane editör John W. Campbell akıl hocalığında yazmıştır.

Psikotarih ve Bağlanma KuramıGeleceği matematik formülleriyle görmeye dayalı psikotarih isimli bir bilimin yaratıcısı olan Hari Seldon, Galaksi İmparatorluğu’nun çöküş sürecine girdiğini hesaplar. İmparatorluk çöktükten sonraki anarşi ve barbarlık dönemi 30 bin yıl sürecektir. Bu süreyi azaltmak için galaksinin iki ucunda birer vakıf kurar. Birinci vakıf galaksinin merkezine uzakta, kaynakları az bir gezegendedir. Terminus adlı bu gezegene yerleştirilen bilim insanları ve aileleri, bir Galaksi Ansiklopedisi yazmak için görevli olduklarını sanmaktadırlar. Oysa Hari Seldon onlara yeni bir galaksi imparatorluğu kuracakları geleceği çizmiştir. İkinci Vakıf ise çökecek imparatorluğum merkezinde, yani Trantor’da gizli ve küçük bir oluşumdur. İmparatorluk önce çevreden çözülmeye başlar. Terminus kendisini yutmaya hazır dört krallık arasında kalır.

Birinci Vakıf önce bilimi kullanarak çevresindeki dört krallık tarafından yutulmamayı başarır. İkinci kriz: Bilimi din kisvesiyle dört krallığa verir ve sonunda hepsini ele geçirir. Üçüncü kriz: Bilim ve din yanında ticareti kullanır. Dördüncü kriz: Ticareti kullanır. Genişlemeyi sağlayan krizlerin hepsinin ortak özelliği aynı anda iç ve dış gerilimlerin en yüksek noktaya ulaşmasıyla görülür.

Fakat psikotarihin göremediği, Seldon planında yeri olmayan bir mutant ortaya çıkar: Katır. Katır insanların beynini etkileme gücüne sahiptir. Katır, Birinci Vakıf’ı yener fakat bu sefer İkinci Vakıf devreye girer ve onu hallederek plana dönüşü sağlar…

Vakıf Kuruluş kitabının hemen başındaki Mahkeme olayını anlatan satırlar çok dikkat çekicidir. Seldon’un 50 (51) elemanı olduğu bilindiği halde 100 bin tane elemanının (çoğunun kadınlar ve çocuklar olduğu da bilinmektedir) elemanı olduğu da özellikle kayıt edilmektedir. Elinizde varsa ve ya kolaylıkla pdf si indirilip okuyabileceğiniz kaynaktan o sayfaları bir daha okumakta fayda var gibi görünüyor. Aslında ise PSİKOTARİH psikoloji ve psikanalizde kullanılan bir alt dal olduğu ortaya çıkmaktadır. Vakıf serisi eserlerini ve psikotarihi ‘Parçalanma’ filmi ile sentezleyerek kolayca bir şeyler anlamamız da sağlanabilir.

Evet, şimdi bilimsel bölümdeyiz:

Bazılarına göre soru şudur: Tarih nedir? Buradaki soru ise, daha sınırlı da olsa birincisinden kolay değildir: Psikotarih nedir? Bir taraftan, bunun açık bir soru olmadığına kuşku yoktur. Kesin olan bir şey var ki, psikotarih, basitçe, tarih ile psikolojinin, su götürmez entelektüel ve akademik amaçlar için güçlerini birleştirmeleri ile meydana gelmiş olan disiplinlerarası bir çalışma alanı olarak görülmektedir. Öte yandan, sorun her halükarda kaçınılmazdır. Psikotarih, yeni bir önemli çalışma alanını tanımlamak için kullanılmakta olan bir moda terim olabilir. Fakat aynı zamanda, her zaman farklı anlamları olan ve herhangi bir akademisyenin ona verdiği anlamla kullanılabilen de bir terimdir.

Bu yüzden, birçok insan psikotarihe atıfta bulunurken onun ne olduğu konusunda oldukça emin olsa da –sanki psikotarih gerçekten de iyi tanımlanmış, teori ve pratiği üzerinde genel anlamda mutabakata varılmış gibi– gerçek, psikotarihsel olmakla etiketlenen çalışmaların neredeyse sayısız çeşitlilikte yaklaşım ve amaca sahip olduğudur. Teorik olarak psikolojik tarih incelemesi, birçok farklı psikoloji kuramından herhangi birinin (ya da bu kuramların herhangi bir kombinasyonunun) tarihsel analiz amacıyla kullanılması anlamına gelebilir. Şüphesiz, psikotarihin ana hattı psikanalitik yönelimlidir.

Bu makalenin kalan kısmında, bu yüzden, sırasıyla bu sorunları inceleyeceğiz –ilk olarak, tarih ve psikanaliz arasındaki ilişki ve ikinci olarak, psikanalizin tarih yazımındaki kullanımları (ya da kötüye kullanımları). Sonra söz konusu tarzın özgül bir yeni örneğini ele alacağım. Son olarak, gelişmekte olan disiplinlerarası bir alan olarak psikotarihin doğası ile ilgili bazı genel gözlemlerle çalışmayı sonlandıracağım. Çoğu kişi için psikotarih, yalnızca psikoloji ve tarih değil, aynı zamanda psikanaliz ve tarih anlamına gelir. Psikotarih pratisyenleri için bu yalnızca bir gerçek değil, aynı zamanda arzu edilen ve kaçınılmaz olan bir gerçektir. Kaçınılmaz ya da değil, bu bir gerçektir. Freud’dan Erikson, Robert Jay Lifton, Robert Coles, Fawn M. Brodie ve Bruce Mazlish’e kadar, psikotarihe, psikanalistler ya da psikanalitik yönelimli tarihçiler ve sosyal bilimciler tarafından hükmedilmiştir. Bundan dolayı, Mazlish’in, psikotarihi, “ID’in yanında ego ve süperego faktörlerine de göndermede bulunup savunma ve uyum mekanizmalarına özel önem atfeden bir tür psikanalitik teorinin belirli tarihsel figürlere olduğu kadar genel anlamıyla tarihe de uygulanması” şeklinde tanımlaması şaşırtıcı değildir. Ayrıca psikotarihin “tarihi psikanalize uygulamaya –bu, psikanalitik kavramları tarihsel değişimin ışığında yeniden incelemektir- çalışması da” eşit derecede önemlidir. Bir başka deyişle psikotarih, psikanaliz ve tarih arasında olan ve her iki disiplinin de kendisinden yarar sağladığı –tarihin, tarihsel veriye psikolojik bir boyutun eklenmesiyle; psikanalizin de, somut tarihsel verinin insan davranışının genel kurallarına eklenmesiyle- bir diyalogdur. Ayrıca, Hans Meyerhoff’un ikna edici bir biçimde savunduğu gibi, psikanalizin kendisi bizzat tarihseldir. O, diğer psikolojilerden farklı olarak, insan davranışını incelerken, “hastanın tarihini bildiğimiz zaman, kendisini de biliriz” düşüncesi ile temellenen tarihsel bir metot kullanır. Üstelik psikanalitik kavramlar, evrimsel ya da gelişimsel olduklarından dolayı tarihseldirler. Son olarak, psikanalizin temel tasarısı –geçmişin şimdide keşfi- tarihseldir.

Bu yüzden, psikanaliz, tarih çalışmasına iki şey getirir. Psikanalizin tarihe getirdiği ilk şey, çoğu tarihçinin, insan davranışı ile ilgili gözlemlerinde kullanmaya devam ettiği aşırı değişken sağduyu psikolojisinin yerine ikame etmek için insanın psikolojik tavrının sistematik, genel bir teorisidir. İkincisi, ele alınan vakaya yönelik daimi tarihsel ilgi devam ederken, vakanın içsel deneyimine odaklanma biçiminde yeni bir boyut eklemesidir. Sonuç, Mazlish’in de ileri sürdüğü gibi, her iki alanın da karşılıklı olarak birbirlerini aydınlatması ve tarih inceleme ve yazımının yeni bir biçiminin yaratılmasıdır.

Fakat bu yalnızca başlangıç, yalnızca psikotarihin ne olduğunun –ya da olması gerektiğinin, çok geniş bir ifadesidir.

Psikanalitik teorinin, başka bir şeyden ziyade, gerçek tarihsel metin üretmek için bu şekilde tarihe uygulanmasının zorluğu halen mevcuttur. Ortaya sıklıkla, psikotarih denilen şeyin tam anlamıyla ve gerçekten psikotarih olmadığını da gösteren başka bir sonuç çıkmaktadır. Şimdi genel olarak psikotarih başlığı altında değerlendirilse de, türe uygun geçerli örnekler olmayan çalışmalara ilişkin kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Ardından, psikanalitik teorinin tarihsel analiz amacına nasıl uygun hale getirilebileceği meselesine döneceğim.

Hiç kimse, psikotarihin gelişiminin gerçek bir disipline evrilmesi noktasında Erik Erikson kadar etkili olmamıştır. Lifton bu başarıyı, Erikson’un eserini, dört psikotarih paradigmasının üçüncüsü olarak sunmakla onaylar. Erikson, der, “Freudyen gelenek tarafından aydınlatılan içsel çatışma türleri” ile ilgilenmeyi sürdürmüştür, fakat o, bunun yanında, büyük insanı, “tarihteki büyük insan modeli olduğundan dolayı, özgül bir tarihsel bağlama” yerleştirmiştir.

Erikson’un psikotarihe yapmış olduğu katkının doğasını yorumlamak istiyorum. Bu yorumlama girişiminde, onun, psikotarih metodolojisi ile ilgili düşüncelerini ve mevcut psikotarihsel çalışmalarını, genel teorik pozisyonu açısından değerlendireceğim. Erikson bir –Freud’un ilgisinin 1923’ten (Ego ve İd’in yayınlanma yılı) sonra kısmen idden egoya kaymasıyla gelişen bir pozisyon olan, psikanalitik ego psikologudur. Ego psikolojisinin tarihi, teorik olarak, burada üzerinde durulamayacak kadar çok karmaşıktır. Kısaca belirtmek gerekirse, ego psikolojisi, –id, süper ego ve dışsal gerçeklik arasında aracılık etmesi gereken egonun gücünü ya da zayıflığını psişik sağlığın ya da rahatsızlığın merkezi unsuru olarak görür. Onun egonun gelişimi ile ilgilenmesi, anormal derecede normaldir. O, kendisinde gelişmenin ortaya çıktığı uyumlu ya da uyumsuz çevre ile ilgilendiği kadar, psişik çatışma ile de ilgilenir. Erikson’un insan egosu kavramı ve bunun, insanın hayat deviniminin sekiz aşaması boyunca gelişmesinin, psikotarihçiye sunacak çok şeyi vardır.

Epigenetik –bir diğer ifadeyle, doğumdan sonraki gelişimi, “lokomotor, duyusal ve sosyal yeteneklerin belirlenmiş gidişatının” gelişimi olarak gören- ve bundan dolayı da, kişiliğin, “önemli bireylerin ve kurumların genişleyen çevresiyle etkileşim halinde, bunun bilincinde ve buna yönlendirilmeye teşne olan insan organizmasında önceden saptanmış adımlara göre” geliştiğini savunan bir gelişimsel yönelim önerir.  Aşamadan aşamaya hem sürekliliği hem de süreksizliği gören ve bu şekilde her psikolojik analizde geçmişe ve şimdiye eşit derecede dikkat gerektiren bir gelişim fikrini önerir.

Mazlish, sosyal ve entelektüel değişimler ve kişisel gelişim arasındaki “benzeşmeler” dediği şeydeki bir dengeyi sürdürmek için çok sıkı çalışır. Ona göre, Ödip kompleksi, muhtemelen çoğu zaman ve yerde yalnızca büyümenin normal ve göze çarpmayan bir yönü olan evrensel gelişimsel bir deneyimdir. Psikotarihsel soru, Ödip kompleksinin neden XIX. yüzyılda belirli bir formda ve çoğu insan için sorunsal olduğudur? Bu sorunun farkında olan Mazlish, tarihsel bağlamın ve evrensel kavramın iddialarını dengelemeye çalışır. “Sürekli olarak zihinde taşınan” sosyal ve entelektüel değişimlerin çok karmaşık meseleler olduğu gerçeği, kaçınılmaz bir şekilde, kişisel değişim ve dönüşümle ince bir uyum içinde ilerler, bu iki değişim tarafı arasındaki uyumu incelemeye çalışmak zorundayız” der .

Buradaki etkili sözcük “uyum”dur. Mazlish, ne karmaşık sosyal ve entelektüel değişimleri psişik çatışmaya indirgemeye, ne de geniş ölçekli sosyal ve entelektüel değişimin ağırlığındaki bireysel ikilemleri gözden kaybetmemeye kararlıdır. Ayrıca o, biyolojik, kişisel, ailevi ve sosyal deneyimin, birbirinin nedensel kaynağı olarak değil, “birbirinin eşbiçimsel dönüşümleri olduğu” olarak anlaşılması ve “hayati bir dengede korunmaları…” gerektiğinin farkındadır. Bu şekilde, Ödip kompleksinin gelişimsel bir evre olarak evrensel olduğunu ve her halükarda, yine aynı şekilde, XIX. yüzyıldaki bireysel ve sosyal deneyimin çoğunluğunda bu evrenin hakim olmasından sorumlu olan dışsal gerçeklikler aradığını farz edebilir. O, tam tersinin değil de, tarihsel faktörlerin Ödip kompleksinin biçiminde ve öneminde belirleyici olduğunu ileri sürerek sonuca ulaşır.

 

Sonuç kaçınılmazdır: çoğu kez ailenin, sınıfın, mesleğin ve eğitimin sınırlarını aşan yapısal ve düşünsel değişimler, baba-oğul ilişkilerine bir gerginlik katmak için bir araya gelmiştir. XIX. yüzyıl, büyük sosyal değişimin kuşak çatışmasına yol açtığı ve kişisel çatışmaların, sırasıyla, “daha geniş sosyal dönüşüme şekil ve anlam verdiği” eşsiz bir Ödip çağıydı (s. 429). Mazlish, bunun gibi birkaç kuşak çatışması önermektedir. İlk isyankar oğullar (James Mill’in kuşağı), esasında nazik ve diğerlerine nazaran otoriter olmayan babalara başkaldırdılar, kendilerini otoriterleştirdiler ve yeni endüstriyel dünyanın kendilerini yetiştirmiş inşacıları oldular. Ardından, sonraki kuşağa mensup olanlar (John Stuart Mill’in kuşağı), Freud’un XIX. yüzyılın sonunda karşılaştığı ve analiz ettiği biçimiyle Ödip kompleksinin üreticileri olan yeni otoriter babalara isyan ettiler. Bundan dolayı, en azından hipotetik olarak, Freud tarafından tanımlandığı haliyle yerel, modern bir olgu olan klasik Ödip problemi, geç XIX. yüzyılın dönüşen histerisi gibi, bütünüyle ortadan kalkabilir. Böyle bir görüş, normal gelişimin bir aşaması olarak, Ödip kompleksinin evrenselliğinden kuşku duymaz. Yalnızca, bu kompleksin yaygın kolektif tutumun bir gerçeği olarak açıklanmasında, sosyal realitelerin psişik realiteler kadar önemli –hatta daha da önemli- olabileceğini savunur. Bir başka ifadeyle, metodolojik olarak ve onun tezinin doğruluğu tam anlamıyla bir tarafa, psikotarihçi için önemli nokta, Mazlish’in, analizine sosyal ve entelektüel değişimle başlaması ve psişik çatışmayı, bir başka yerden değil de onlardan türetmesidir. Yaygın koşullar altındaki kuşak çatışması ve muazzam sosyal değişim önemlidir. Hayatlarını biçimlendirmeyi ve anlamlandırmayı uman özgül bireylerin kişisel mücadeleleri ne olacaktır?

Melankoli (Mill’in depresyon dediği), kısmen Ödipal kısmen narsistiktir. Mazlish, melankoliyi sevgi objesinin –ya da, daha ziyade, sevilen ve nefret edilen bir objenin, hayali kaybı ile üretilen bir durum olarak anlamada, Freud’un “Yas ve Melankoli”sini (1917) takip eder. Egonun, hayali kaybın etkisi altında bu obje ile tanımlanması, sevgi ve nefretin, kişinin kendi egosuna yönelmesine neden olur. Sonuç olarak kendini suçlama, değersizlik duyguları ortaya çıkar ve böylece, gerçekten de sevilen bir objeye yönelik olan suçlama, kişinin kendisine doğru yön değiştirir. Bunun tek tedavisi, Mill’in de keşfettiği gibi, zamandır.

Psikotarihçiler için teorinin gerçeği kontrol etmesi tehlikesi ile ilgili olan bir tehlike, psikolojik açıklamaların gereksizliği ile ilgili olanıdır. Psişik deneyim, bize, belirli bir düşüncenin doğruluğu ya da yanlışlığı ile ilgili bir şey söyler mi? Eğer değilse, o zaman, kendi terimleri ile değerlendirilmesi gereken düşüncenin psikolojik kaynakları ile ilgili bir açıklamanın bütünüyle gereksiz olduğu doğru değil midir? Cevap, elbette, evettir.

Düşünce kendi terimleri ile değerlendirilmelidir ve kendi psişik kökenlerine indirgenmemelidir. Psikotarihin (ve hatta psikolojik edebi eleştirinin) gelişimindeki en büyük talihsizliklerden biri, bu açık gerçeğin genellikle ihmal edilmesidir. Bundan dolayı, bir düşünce ile ilgili doğru (felsefi, politik, estetik vb) çalışmaların çoğu, bastırılmış çocuksu fantezide keşfedilmiştir.

Psikotarih, bir başka boyutuyla da, tarih boyunca gelişen ve değişen insan ve davranışlarını, psikolojik kuramlar yardımıyla tarihsel bir perspektifte ele alan bir bilim dalıdır. Tarih boyunca ebeveyn ve çocuk ilişkilerini konu alan tarihin psikojenik teorisi, yine ebeveyn ve çocuk arasındaki biricik ilişkiyi temel alan bağlanma teorisi ile ortak noktalar taşımaktadır. Hem tarihin psikojenik teorisi hem de bağlanma teorisi çocukluğun ilk yıllarının ebeveyn çocuk ilişkisi bakımından önemli olduğunu vurgulamaktadır. Bununla birlikte bu teoriler, erken çocuklukta oluşan bu ilişkinin bireyin ergenlik ve yetişkinlik dönemine de etkisi olduğunu öne sürmektedir. Ebeveynlerin çocuklarına yaklaşımları ve onları yetiştirme stilleri, öncelikle çocukların ruhsal yapısını etkilemekte; aileden sonra toplumun bir parçası haline gelen çocuk ise toplumsal yapıyı etkilemekte ve bu yönüyle bir döngü oluşmaktadır. Bu nedenle, bireysel ve toplumsal ruh sağlığının optimal seviyeye ulaşması için, çocukluk çağı travmaları üzerine odaklanan psikotarih ve bağlanma teorisini kapsayan çalışmaların yapılması önem taşımaktadır.

 

Kaynakça:

1.A.Azimov, Osnovateli, Moskva, ‘Transport’, 1991

2.Tarih Okulu Ocak-Nisan 2010 Sayı VI, 95-123. PSİKOTARİH: TEORİ VE PRATİK Richard W. NOLAND Çeviren: Mustafa ALİCAN (https://arastirmax.com/tr/system/files/dergiler/175743/makaleler/6/arastrmx_175743_pp_95-123.pdf)

3.Psikotarih ve Bağlanma Kuramı

Psychohistory and Attachment Theory

Erdinç ÖZTÜRKa, Feriha İpek TÜRELa, Ece OĞURa
aİstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü, Sosyal Bilimler ABD, İstanbul, TÜRKİYE(
https://

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir