Çocuklar saklambaç oynarken saklanırlar ama aslında görünmek isterler. Oyunun en sessiz anı, bulunamayacaklarını sezdikleri andır. O an saklanmak cazibesini yitirir; bir dal kıpırdar, bir nefes açığa çıkar, gülüş kendini ele verir. Çünkü insan, en başından beri kaybolmak için değil, bulunmak için saklanır. Saklanmak bir kaçış değil, bir çağrıdır aslında; “Buradayım” demenin dolaylı bir biçimidir.

Çocuk için saklanmak oyunun parçasıdır; yetişkin için ise çoğu zaman hayatın kendisi. Büyüdükçe saklanma biçimlerimiz incelir, rafine olur, görünmezleşir. Artık bir ağacın arkasına değil, bir cümlenin içine gizleniriz. Bir tebessümün altına kırgınlık, bir başarı hikâyesinin ardına yetersizlik, bir öfkenin arkasına incinmişlik saklarız. Maskeler takarız: güçlü, sakin, umursamaz, bilge… Her biri bizi korur gibi görünür ama aynı zamanda gerçek yüzümüzle aramıza mesafe koyar. Maske zamanla yüzle karışır; insan hangisinin kendisi olduğunu unutmaya başlar.
Yine de içimizde bir yer, bu maskelerin arkasını da birilerinin görmesini ister. Çünkü insan, yalnızca başkalarına gösterdiği kadar değil, gizlediği kadar da görünmek ister. Gizlenen taraf, tanınmayı bekleyen bir odadır. Kapısı kapalıdır ama içerden hafif bir ışık sızar. Biri o ışığı fark etsin isteriz. Fark edilmek, anlaşılmaktan önce gelir; anlaşılmak ise kabul edilmekten.
Ruhun derinliklerinde, karanlıkta kalmış bir taraf vardır. Gündüz aklı onunla yüzleşmek istemez; bastırır, unutur, susturur. Ama bastırılan şey yok olmaz. Rüyalarda konuşur, dil sürçmelerinde sızar, beklenmedik tepkilerde kendini ele verir. İnsan çoğu zaman “görülmek istiyorum” derken, aslında şunu kasteder: İçimde sakladığım bu parça da var ve o da tanınmak istiyor. Karanlık dediğimiz şey, kötülükten ibaret değildir; çoğu zaman yarım kalmış arzuların, bastırılmış cesaretin, söylenmemiş sözlerin gölgesidir.
Bulunmak, bu yüzden yalnızca başkası tarafından fark edilmek değildir. Bazen insanın kendisiyle karşılaşmasıdır. Aynada gördüğü suretin arkasındaki niyetleri, korkuları, çelişkileri tanımasıdır. Kendine ait karanlık yönleri inkâr eden biri, ne kadar alkış alırsa alsın, eksik hisseder. Çünkü alkış maskeye gelir; gerçek yüz ise kuliste bekler. Sahne ışıkları altında parlayan kimlik, içerdeki suskun benliği her zaman doyurmaz.
Bu karşılaşma kolay değildir. İnsan kendini gördüğünde yalnızca güzel olanla değil, rahatsız edici olanla da karşılaşır: kıskançlıkla, korkuyla, güç arzusuyla, zayıflıkla, kırılganlıkla… Ama tam da bu yüzden dönüştürücüdür. İçindeki saklı odaları tanıyan biri, başkalarının bakışına daha az muhtaç olur. Görülmek artık bir ihtiyaç değil, bir ihtimal hâline gelir. Başkası görmese bile kendini inkâr etmez.
Saklanmanın bir başka yüzü de korkudur. Reddedilme korkusu, yanlış anlaşılma korkusu, sevilmeme korkusu… İnsan çoğu zaman kendini değil, başkasının ihtimalini saklar. “Ya olduğum gibi görünürsem?” sorusu, birçok hakikatin kapısını kapalı tutar. Oysa ironik olan şudur: Gerçek bağlar, maskelerle değil, açıklıkla kurulur. İnsan, eksikliğiyle kabul gördüğünde tamamlanmaya başlar.
Belki olgunluk, saklanmayı tamamen bırakmak değildir; sakladığını tanımaktır. Kendi gölgesini inkâr etmeyen kişi, başkasının gölgesinden de korkmaz. Saklambaç burada anlam değiştirir. Artık mesele birinin “buldum” demesi değildir; insanın kendine “buradayım” diyebilmesidir.
Çocuk oyunda bulunmak ister. Yetişkin hayatta bulunulmayı ister.
İnsan ise en sonunda şunu öğrenir:
Gerçek bulunma, insanın kendi içinden çıkıp kendine bakabilmesidir.
Ve belki de en büyük cesaret, saklandığın yerden kendi adını söyleyerek çıkmaktır.
Instagram : Mahmut Yetkin






Yüreğinize sağlık ne guzel kaleme aldiniz ve bizi gecmis yolculuğa götürdünüz. Mürekkebin daim olsun ✍️Saglikla guzel günlere…
Çok Teşekkür ederim