Yolun sonu sevgiyse eğer

Hayat bir nehirdir. Bazen hırçın, bazen sakin akışında bir nehir. Bizimle veya değil, devamlı sevgiye doğru sevgiyle akan bir nehir. Ne yazıktır ki, insanoğlu varoluşun en başından beri nehri kendi doğasıyla kabullenememe yanılsaması içindedir. Bizler bu nehrin içinde doğanlar olarak nehre karşı ne kadar çırpınırsak boğulmamız da o kadar kaçınılmaz olacaktır. Bata çıka devam ettiğimiz hayatın ta kendisi olan bu vahşi nehirle mücadele etmeyi bırakıp, onunla bir olmayı başarabildiğimizde ise yolculuğumuzda bizleri sevgiyle yuvaya ulaştıran yine o olacaktır.

Ancak zihnimizdeki ego kaynaklı gürültüyü susturabildiğimizde, o derin içsel sessizliği bulabildiğimizde hayata karşı koşulsuz teslimiyetimiz bizlere güven dolu bir yolculuk olarak geri dönecektir. Kalbimiz bütünün ritmiyle aynı attığında biz nehir oluruz; nehir ise zaten her zaman bizi kucaklamaya hazır olan sevgidir. Bu en büyük, en ahenkli kozmik dans ve büyük uyumdan doğan ‘bir’ olma durumudur. Ve adeta sessizlikten duyulabilen muhteşem, kusursuz senfonidir.

Sevgi bir anlamda akıldışıdır ve içindeki tüm çelişkileri anlayabilendir. Hatta zıttı olan nefreti bile anlamaya muktedirdir. En büyük aşkların bile içinde biraz zıttını ihtiva eden coşkusu olmasaydı eğer adı aşk olur muydu? Sanmam. Belki bu yüzden İsa Tanrı’nın ‘sevgi’ olduğunu söylemiştir. Tanrı sevgidir. Ve sevgi içinde tüm ihtiva ettikleriyle bizi coşkuyla akan hayat nehrinin içine bırakmıştır. Biz ister akıntıya karşı yüzmeye çabalayalım, ister kızalım, ister nefret edelim sonuçta her şey sevgi ile ilgilidir. Sevgiye derin teslimiyet bizleri sıcacık ve coşkulu dalgalarla özümüze kavuşturacaktır. Esas olan şudur ki biz ‘bir’ olduğumuzu kabul ettiğimizde ve ‘bir’ in dışına çıkamayacağımız idrakına vardığımızda, gerçekten hepimiz sevgi olduğumuzda hakikati bileceğimiz ve artık zıtlıkların bizleri rahatsız etmeyecek olmasıdır.

Her şey sevgidir ve sevgi teslimiyetten ibarettir. Dost ve düşman bile özünde ilişkili ve bağlantılıdır. İsa çarmıha gerildiği sırada düşmanları onları lanetlemesini beklerken İsa, Tanrı’ya o insanları affetmesi için dua etti. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlardı. Sevgiden öylesine uzaklaşmışlardı ki, acınası haldelerdi. İsa’nın yaptığı şey bütün olmaktı, tamamen teslim olmaktı, bütüne güvenmekti. Bu durum akıldışıydı, çünkü aklın çok ötesinde olan sevgiydi. İsa biliyordu ki, nehre kendisini emanet ettiğinde nihai sonuç yuvaya ulaşmak olacaktı. Hatalı bir şey olamazdı ve korkmaya gerek yoktu. Bu nedenle ölüme bile bir vecd halinde gidebilirdi, çünkü ölüm de bütünün, sevginin bir parçasıydı ve Tanrı’ya açılan en hakiki kapıydı. Ve o sevgiye sevgiyle aktı…

Nihai sonuç olan yuvada ikilik, çokluk yoktur her şey tektir, bütündür. Zihinde gerçekleşen çoklu gürültüler, çoklu düşünceler kalpte ancak sevgiden ibarettir. ‘Din(religere)’ kelimesinin anlamı da aslında budur. Din: seni bir yapan, seni yeniden bir araya getirendir. Ve eğer Tanrı sevgi ise ve din de bir araya getiren ise tüm dinlerin amacı açıkça bizleri sevgiyle bütünleştirmekten başka bir şey değildir. Sadece sevgi olmaktır amaç… O olmak, her şey olmak, sevginin ta kendisi olmaktır…

Nehirde doğan bizler koşulsuz nehrin bir parçası olduğumuzu anlamalı ve nehre güvenmeliyiz. Çünkü aslolan her birimizin nehrin sevgi damlacıkları olduğudur. Tanrı’ya inanmadığını söyleyen insanlar bile Tanrı’ya ilgisiz değildirler. Yadsımaları ve kabullenememeleri tanrısallığın onları ele geçirmesinden korkuyor olmalarındandır. Var olmaktan ve yok olmaktan korkan bu insanlar kendi damlalarının hayat nehrine karışmasına razı olamazlar. Bu nedenle nehrin varlığını reddederler. Bütünün bir parçası olamamak yalnızca ego kaynaklı büyük bir bencilliktir. Aldandıkları bu zihin oyunu sevgiden yani özlerinden kaçıştan ibarettir. Ne yazık ki asıl illüzyon da budur…

Bazılarının yegane dayanağı olan bilimsel hakikatler bizlere hayat nehrinin fizyolojik yapısını açıklamaya çalışırlar. Gayet de başarılıdırlar. Bilimsel hakikatler bizlere geçmişten mirastır. Ödünç alınabilirler. Bir kez bilindiğinde herkesin malı olurlar ve pazaryerinde teşhire açıktırlar.

Einstein’ın yüksek zekasının ve senelerinin ürünü olan İzafiyet teorisini tekrar tekrar keşfetmeye gerek yoktur. Biraz zekiysen birkaç saatini vererek bilimsel bir hakikate sahip olabilirsin. Fakat ilahi hakikat için aynı şey geçerli değildir. Hayat nehrini Buddha keşfetti, Musa, İsa, Muhammet keşfetti. Ama onların keşfi tamamen hepimizin keşfi olamaz. Senin tekrar tekrar keşfetmen, sevgiyi hissetmen gerekir. Ne yazık ki insanlık ilahi keşiflerin çok gerisinde. Din; okullarda, kurslarda ezberlenecek bir kavram değildir. Keşfetmeden Tanrı’yı yaşamak bir kayık içerisinde elinde yüzücü el kitabıyla nehirde seyahat etmeye benzer. Başkasının kayığıyla, yüzmeden ve nehri hissedemeden tüm seyahati geçirmek elbette yüzmek olmayacaktır. Nehir tam anlamıyla seni kucaklayamayacak ve sevemeyecektir.

Kısacası hissetmeden, tam manasıyla anlamadan, kısacası dini pazaryerinden almışçasına algılamak bizi ‘bir’ yapan değil kayıklara bindirip ayrımlaştırandır. Elbette kendi ışığımızı yaratmamızı öğütleyen Buddha’nın da kastettiği bu değildi. Ezberlenmiş ritüeller içinde kendi ışığını yaratamayan kalpler yaşam nehrinde gruplar halinde koca koca kayıklara binmiş sürüklenmekteler. Aslında çok iyi yüzme bildiklerini sanan bu kişilerin yüzmekle ve sevgiyle ilgileri yok. Onlar nehrin sevgisini nehrin dışından yaşarken bu ritüellere uymayan kendi içindekileri bile sevgisizlikle dışlıyorlar. Ve tabii yollarına çıkan diğer gruplara burunları bir karış havada bakmaları da sevgiyle değil egolarıyla yola devam edişlerinin en büyük kanıtı. Yuvamız, varış noktamız; sevgi ancak bizler sevgiden çok uzak, ışıksız, korku kaynaklı araçlar içerisinde tanrısallığı saldırganlıkla koruma gafletindeyiz.

Anlaşılan o ki ne yaptığını bilmeyen, acınası kişiler bu yüzyılda da karşımızdalar. Sayıları önemli değil, belki hiçbir zaman tam anlamıyla yok olmayacaklar. Belki planın bir parçası onlar. Bizler hayat nehrinde yolu ne kadar aydınlatırsak, ne kadar özümüzle parlarsak belki hepimiz ‘bir’ olabildiğimizde bir nebze olsun onların da kalplerinde kıvılcımlar yaratmalarına vesile olabiliriz. Gerçek ışığını yakalayanlar nehrin içindeki bu ayrımcı dalgaları da kabullenerek hakikate hizmet etme çabasında olduğu sürece sadece güven var yanımızda, ışıl ışılız ve hataya yer yok. Yolun sonu sevgiyse eğer, biliriz ki sevgiden geldik ve yine sevgiye gideceğiz.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir