Bazı günler vardır; takvimde sıradan bir tarih gibi görünür ama insanın kalbinde uzun yıllar yer edecek izler bırakır. Benim için 19 Mayıs da böyle bir gün oldu.
7 Mayıs’ta doğum günümdü. Ancak hayatın telaşı içinde o günü kutlayamamıştık. Gün gelip geçmiş, ben de üzerinde fazla durmamıştım. Meğer arkadaşım Gülay’ın aklında çoktan başka bir plan varmış.

19 Mayıs sabahı beni güzel bir sürpriz bekliyordu.
Nereye gideceğimizi tam bilmiyordum. Sadece birlikte yola çıkacağımızı biliyordum. Yolumuz Isparta’ya, güller diyarına düştü.
Sabahın erken saatlerinde başladığımız yolculuk boyunca sohbet ettik, güldük, bazen de sessizce manzarayı seyrettik. Çünkü bazı dostluklarda sessizlik bile insanın ruhuna iyi gelir.
Güneykent’e yaklaştığımızda açık camdan içeri dolan rüzgârla birlikte gül kokuları da gelmeye başladı. Yol kenarlarında uzanan pembe gül bahçeleri göz alabildiğine uzanıyordu. Kendimi bir masalın içindeymiş gibi hissettim.
Dayanamadık.
Arabayı yol kenarında durdurup güllerin arasına girdik.
Bir anda içimizdeki çocuk ortaya çıktı.
Koştuk, güldük, bol bol fotoğraf çektik. Pembe güllerin arasında geçen o dakikalar bana verilen en güzel doğum günü armağanlarından biriydi.
Bir süre sonra Güneykent merkezine ulaştık. Kahvenin önüne arabamızı bırakıp çay içmek için oturduk. Köylülerle sohbet etmeye başladık. Konu güllerden açıldı, emekten açıldı, topraktan açıldı.
Derken yaşlı bir amca karşıdaki tepeyi gösterdi.
“Oraya çıkın,” dedi. “Henüz güller açmamıştır ama manzarası insanın gönlüne iyi gelir.”
Bu söz içimize işledi.
Çaylarımızı bitirip yeniden yola koyulduk.
Yol uzadıkça uzadı.
Patikalar daraldı.
Yokuşlar dikleşti.
Tam o sırada beyaz bir kedi çıktı karşımıza.
Sessizce peşimize takıldı.
Ne çağırdık ne de uzaklaştırdık. Ama o, sanki bizi gideceğimiz yere götürmekle görevliymiş gibi önümüzde yürüdü, durdu, bekledi ve yeniden yürüdü.
En tepeye kadar bize eşlik etti.
Tepeye vardığımızda nefes nefese kalmıştık ama karşımızdaki manzara bütün yorgunluğumuzu unutturdu.
Orada çalışan kadınlarla karşılaştık.
Toprağı çapalayarak yeni mevsime hazırlıyorlardı. Güneş yüzlerine işlemiş, elleri yılların emeğini taşıyordu. Nasır tutmuş avuçlarında, çatlamış parmaklarında toprağın hikâyesi vardı.
Onlara baktıkça gül bahçelerinin güzelliğinin tesadüf olmadığını düşündüm.
Her açan gülün ardında görünmeyen bir emek vardı.
Bizi gülümseyerek karşıladılar.
Sohbet etmeye başladık.
Nereden geldiğimizi, neden Isparta’da olduğumuzu anlattık. Bir ara içlerinden biri adlarımızı sordu.
“Ben Gülay,” dedim.
Arkadaşım gülerek,
“Ben de Gülay,” dedi.
Kadınlar önce şaşırdı, sonra kahkahalar yükseldi.
“Demek bugün iki Gülay misafirimiz var,” dediler.
Bir süre sonra içlerinden biri neşeyle:
“İki Gülay’ın arasına girenin dileği kabul olurmuş!” dedi.
Hepimiz güldük.
Sonra kadınlar birer birer yanımıza gelip aramıza girdiler.
Kimi gözlerini kapattı.
Kimi gülümseyerek bekledi.
Kimi de şakayla karışık bir şeyler söyledi.
Ne dilediklerini bilmiyordum ama o anın samimiyeti hepimizin yüzüne yansımıştı.

Dağın başında, rüzgârın sesi ve toprağın kokusu eşliğinde kurulan o küçük çemberde sanki yalnız insanlar değil, umutlar da yan yana durmuştu.
Akşam yaklaşırken paydos vakti geldi.
Kadınlar traktöre bindi.
Bizi de çağırdılar.
Biz de onların arasına katıldık.
Traktör köye doğru ilerlerken türküler söylenmeye başladı. Bir ses yükseldi, sonra diğerleri katıldı.
Kahkahalar, türküler ve rüzgâr birbirine karıştı.
Bir yandan eğleniyor, bir yandan da gözüm kadınların ellerine takılıyordu.
Çatlamış parmaklar…
Gül kokularının ardındaki gerçek emek…
O an içimde büyük bir saygı hissettim.
Köye vardığımızda vedalaşıp ayrıldık.
Fakat günün sürprizleri henüz bitmemişti.
Bu kez yönümüzü Yunus Emre Türbesi’ne çevirdik.
Yaklaşık bir kilometrelik yürüyüşün ardından türbeye ulaştık. Yemyeşil ağaçların arasında huzur dolu bir yerdi.
Bir süre sessizce oturduk.
Sonra uzaktan gelen su sesini duyduk.
Merak edip sesi takip ettik.
Ağaçların arasından yürüyerek Yunus Emre Çeşmesi’nin bulunduğu bahçeye ulaştık.
İşte tam orada, günün benim için en özel anlarından biri yaşandı.
Arkadaşım bana doğum günü hediyesini verdi.
Hediyenin kendisi kadar, verildiği yer ve o anın anlamı da çok özeldi.
Güllerle başlayan gün, Yunus Emre’nin manevi atmosferinde tamamlanıyordu.
Kendimi hem şaşkın hem de çok mutlu hissettim.
Bir dostun ince düşüncesinin, en değerli hediyelerden biri olduğunu bir kez daha anladım.
Bir süre sonra çeşmenin sesi eşliğinde etrafı seyrettik.
Kuşlar ötüyordu.
Rüzgâr yaprakların arasından geçiyordu.
Ağaçların gölgesinde yürürken bir ağaca dokundum, sonra ona sarıldım.
Toprağın sessizliğini, doğanın dinginliğini içime çekmeye çalıştım.
İşte o an içimde Yunus Emre’nin şu dizeleri yankılandı:
“Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım; sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”
O gün yaşadığım her şey sanki bu sözlerin içinde saklıydı.
Tanımadığım insanlarla dost olmuştum.
Toprağın bereketine tanıklık etmiştim.
Bir beyaz kediyi yol arkadaşı edinmiştim.
Güllerin kokusunu içime çekmiştim.
Ve bir dostun sevgisini, inceliğini ve emeğini kalbimde hissetmiştim.
Dönüş yolunda güneş yavaş yavaş ufkun ardına çekiliyordu.
Isparta geride kalıyordu.
Ama gül kokuları hâlâ üzerimdeydi.
Kadınların kahkahaları kulaklarımdaydı.
Beyaz kedinin sessiz dostluğu aklımdaydı.
Ve iki Gülay’ın arasında tutulan o dilekler…
Kim bilir…
Belki de çoktan yola çıkmıştı.





