Mutluluk arayışında

Çoğumuz bir şeyler arıyoruz ne olduğunu bilmeden. Mutlu olmanın yolu demek geliyor içimden. Mutluluğun peşinde koşuyoruz onun ne olduğunu bilmeden… Olduğumuz halden hoşnut değiliz demek ki başka bir şeyi aramaktayız. Olduğun halden mutlu değilsen elinde olanlarla yetinmezsen nereye gidersen git aradığın mutluluğu bulamayacaksın. Bulunduğun yer, birlikte olduğun kişi ve içinde bulunduğun şartlar olası en iyi olandır. Bunu anlamak hayatı çözümlemek yolundaki adımlardan ilkidir.

Mutluluk arayışında

Hayatı doyumsuzluk ve mutsuzluk arasında gidip gelerek tüketen 120 milyarlık bir insan nüfusu olmuş. Arzu ve istekler gerçekleştikçe doyumsuz ele geçiremedikçe de mutsuz olmuş insanoğlu ve de insankızı…

Yol almış, mal varlığı sahibi, bilge insanlar veya kitaplardan öğrendiğim, anladığım kadarıyla elinde en çok şeye sahip olan kişi en mutlu değil. Olanla yetinense mutlu gözüküyor. Çoğu zaman züğürt tesellisi diyerek geçiştiriyoruz. Bu züğürtler gerçekten mutlu mu? Yoksa oynadıkları rolle kendilerini mi aldatmaktadırlar? Kendine dürüst olmayan başkasına nasıl dürüst olur? Bu ikilemin içinde her sorunun cevabının kendimde olduğunu bir kez daha gördüm.

Geçenlerde Buda ile ilgili bir olayı okuduğumda çok etkilendim. Mürit olarak katıldığı bir gurupta söylenen her şeyi harfiyen yerine getiren Buda’ya en son olarak günde 1 adet pirinç tanesi yiyerek doyacak hale gelmesi söyleniyor ve bunu 6 ay boyunca yaptıktan sonra mürşitlerin karşısına çıkıyor.

‘Ben 6 aydır her gün tek bir pirinç tanesi yiyerek doyar hale geldim. Şimdi ne yapayım?’ diye sorar.

Cevap ilginçtir ve hayatın sırlarından biridir.

‘Biz de aynı yerdeyiz. İleride ne var biz de bilmiyoruz!’

Anlaşılan herkes kendi yolunda yalnız yürüyecektir. Sadece doğru yolu bulunca yönlendiriliyoruz. Onun dışında kimse kimseyi bulunduğu yere taşıyamaz. Taşırsa bile sonrasında ne olacağını kestiremez. Kimine yol kısa kimine çok uzundur. Varılacak son durak bellidir ancak herkesin varıp varmayacağı muammadır. An’ı yaşamak ve an’ı fark etmekten öte olan an’da kalabilmek kısmen arayışı kolay kılacaktır.

İnanç olsun ya da olmasın her şey nasibimiz kadar bahşediliyor. Bilgi, zaman, sevgi ve para… Konu her ne olursa olsun özgür irade var veya yok başıboş olmadığımızı bilmek beni rahatlatıyor. Hayat denilen beden içindeki ruhsal deneyim bize sadece başımıza gelenin tadını çıkartmamız gerektiğini gösteriyor.

Epiktetos’un 3 sözünden çok etkilendim. ‘Başımıza gelenler yüzünden değil olup bitenler hakkında düşüncelerimiz yüzünden rahatsız oluruz.’ Başımıza her ne geliyorsa onu yorumlayan zihin var. İyi kötü, güzel çirkin acı veya tatlı gibi… Hâlbuki olay sadece olur. Bunu izlemek ve olana şahitlik etmek duyarsız olmaktan öte bir şey. Yorum yapmadan içinde olmak veya kalabilmek…

‘Dışarıdan gelen hiçbir şey bizi rahatsız edemez. Biz ancak var olanların olduklarından farklı olmalarını istediğimiz zaman acı çekeriz.’ Olan olmuştur. Tam da olması gerektiği gibi… Her şey tam zamanında olur; ne önce ne sonra… Fakat zihin devreye girer ve ya olmasaydı diye sıralar ve işler de kafa da karışmaya başlar. Olanı olduğu gibi görmek ve kabullenmek yorum yapmamak kendime yapacağım en iyi yatırımlardandır.

‘Kimsenin sizi incitecek gücü yoktur. Size zarar veren şey, başkalarının davranışları hakkındaki kendi düşüncelerinizdir.’ Burada bahsi geçen 3 farklı olgu vardır. Birisi bana ben izin vermedikçe zarar veremez; beni üzemez. Veriyorsa şayet ben izin verdim demektir. Ya bu kişiyi önemsiyorum, ya söylediğine bir anlam yüklüyorum ya da yaram var ve bu kişi o yaraya dokunuyor. Fakat 3 durumda da ipler benim elimdeyken ben onu başkasına uzatıyorum.

Arayışımıza devam ederken karşımıza çıkan insanlar ve olaylardan elbette bir şeyler öğreniyoruz. Öğrenmezsek sürekli aynı sınavlarla karşılaşıp isyan ediyoruz. Öğrenmeyen öğrenciyken derslerden şikâyet edenlere dönüşüyoruz. Yapmak gereken şey çok basit fakat uygulaması kişiye özel ve çaba gerektiriyor! İçselleştirme, özdeşleşme ve kişiselleştirme…

Herkesin derdi var ve hepimize yeter. Karşımızdaki kişinin derdini dinleyip dert edinmek, onu ve yaşadıklarını içselleştirmek olmuyor mu? Bu kime neye yarıyor? Bir dertli varken aynı dertten muzdarip 2 kişiye dönüşüyoruz.

Sokakta, iş yerinde ya da evde görüp şahitlik ettiğimiz bir olayla özdeşleşmek empatiden öte olan kendini içine dâhil etmektir. Siz içindeyseniz sizin sınavınızdır, değilseniz bir başkasınındır. O zaman dışında kalıp olay veya kişi ile özdeşleşmemek hayrınıza olacaktır.

Biri bir şey söyleyip beni üzerse ben o kişiye küsüp darılabiliyorum. İşin aslı teşekkür etmem gereken kişi aynı kişidir. Beni üzebildiğine göre değer verdiğim bir kişi olmalıdır. Bu değeri veren benim. Sözleri beni incitiyorsa demek ki kullanılan kelimelere anlam yükleyen ve söylenenden etkilenen yine benim. Anlamı değiştirmekle, ağırlığını azaltmakla tesiri de değişecektir elbet. Bu kişi bende olan bir yaraya dokunup canımı acıtıyorsa silmem gerek kişi değil yaramdır. Aynı yaraya kim tuz ekerse canım yanacaktır. Bu kişiye bana yaramı gösterdiği için teşekkür etmeliyim. Yara temizlendiğinde artık kimse ona dokunamaz hale gelirim. Yapılan hareket, sarf edilen düşünce veya kelimeleri kişiselleştirmek yerine alıngan olmaktansa işime gelecek şekilde kullanmak hayrıma olacaktır.

Schopenhauer demiş ki, ‘Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır. O da mutlu olmak için burada olduğumuzu sanmamızdır.’ Kimimiz hemfikir olacaktır kimimiz de farklı düşünecektir. Ben şahsen katılmıyorum. Mutluluk zihinsel bir olgudur ve zihni idare eden onu yakalıyor. İşin aslı kaçan bir şey yakalanır, mutluluk kaçmıyor. Ortada, ortalıkta bizim onun tadını çıkartmamızı bekliyor. Karar bizimse, seçim bizimse mutluluk kimin olacaktır?

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir