Ruhun gözyaşları

Doğada her şey bizim onu inceleyerek kendimizi tanımamız ve gerçekleri idrak etmemiz için bize Tanrı tarafından verilmiş bir hediyedir. Mesela kozadaki bir kelebekte bile kendi ruhumuzun gelişim evresini görebiliriz. Tırtıl, kelebeğe dönüşür. Tırtıl artık yoktur, ölmüş müdür? Hayır, sadece dönüşmüştür. En çirkin hallerinden, kozanın içinde geçirdiği en sıkıntılı zamanlarından sonra tüm bu çirkinlik ve sıkıntılardan uçup kurtulacağı kanatlara sahip olur ve tüm güzelliğiyle uçuverir özgürlüğüne doğru, ışığa doğru. Bizim ruhlarımız (kalplerimiz) de bayağılığın, kötülüğün, egonun üzerimizi kaplamış tozlarından zamanı gelince kurtulacak ve temizlenip paklanacaktır. Bu yaratılışımızın kanunudur. Nefretten sevgiye, kötülükten iyiliğe, karanlıktan Işığa çıkarız. Kalplerimiz de tırtılın kozadan çıktığı gibi zamanı geldiğinde tüm bayağılık ve çöplerinden arınarak tozun içinden kurtulur ve Işığı tümüyle içine alabileceği kutsal bir yuva haline gelir. Bu yuva artık tüm pisliklerden temizlenmiş bir mabeddir. Tapınak da, kutsal yuva da bizim kalbimizdedir. Kalp, Tanrı’nın Işığı için tapınaktır.

Ruhun gözyaşları

Işık artık o kadar güçlüdür ki, kişi bu Sevgi denizinde hiçbir şey görmez, duymaz, hissetmez olur. Bedensel tüm hissiyatlarından ve arzularından arınmış olur. Bedenin 5 duyularını kurban ederek sadece kalp ile yol alır ve der ki “Güven Işığı kaplayan şaldır ve ona hayat verir”. Bu tam bir güvenle kendini üst güce teslim etme halidir. Artık bu güvenle Hayat Işığını dolduracak bir yuva yaratır kalbinde. Bu noktada, bir tırtıl gibi, yaşarken ölür ve bir kelebeğe dönüşür.

Geride kalan tek şey her zamanki gibi Sevgidir. Ancak sevgi ile korku birbirini tamamlamalıdır. Sevgi var olmaktır, korku ise ölümdür. Lakin ikisi hep bir arada olmalıdır. Ancak o zaman bütünlük sağlanabilir. Kalbimizin içinde Sevgiyle inşa ettiğimiz Kutsal yuvanın 4 duvarında açmamız gereken bu oyuk ise, ihtiyacımız olan korkudur. Bu korku yani bu delik olmadan yuvanın içine giremeyiz. Bu korku kişinin kendine ait olmalıdır, sanki başaramayacakmış korkusu gibi. Bu yüzden kişi hem korkuya hem de sevgiye aynı yerde sahip olmalıdır. Bu başarmak için bir ihtiyaçtır.

Kişi sevgiyi de korkuyu da içinde bulamaz olduğunda, tek çaresi Tanrı’ya dönüp gözlerini ve kalbini örten perdeyi kaldırsın, tozları dağıtsın diye yakarmaktır. Bir bilgenin dediği gibi “Tüm kapılar kilitlidir, gözyaşı kapıları hariç.” Kişi tüm kapıları denemeli ve açamadıkça öyle bir noktaya gelmelidir ki ruhu yakarışa geçsin. Tüm gücüyle elinden geleni yapıp da yine de başaramadığını gördüğünde, hiçbir şeyin kendi elinden gelmediğini anladığında gizlilik koşuluna gelir. Bu koşul kişinin bir şey göremeyip, bir şey anlayamayıp, bir şey yapamadığı bir koşuldur. Böylece ruhu sessizce ağlamaya başlar.  Ruh bu gözyaşlarıyla sesini yükselterek bir yakarışa geçer. Tam bu anda gözyaşı kapıları açılır. Gözyaşı kapıları yuvaya girişin tek anahtarıdır…

Ruh’un Gözyaşları

Dün tırtıldım
Bugün kozadan ayrıldım
Hayata ilk kanat çırpışlarım

Tozlarım havaya uçuştu
Güneşinle karıştı
Tül perde olup, gözlerime sarıldı

Gözüm görmez,
Aklım bilmez,
Kulaklarım işitmez oldu.
Bu beden, hissetmez oldu.

Tek bir delik açıldı
Sevgiyle örülen 4 duvarında,
Girebilmek için Kutsal Yuva’ya

Tek anahtarı;
Ruhun Gözyaşları…
Ç.M.

 

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir