Sohbetin zihninden mi yoksa kalbinden mi?

Zihin kaynaklı sohbetler yorgunluk hissi verirken, kalpten olanlar dinlendirir.

Peki bir konuşmanın zihinden olup olmadığını nereden anlarız?

Örneğin; saldırı, yargılama, ikna etme çabasında, zihin devrededir. Bu tür zihinsel sohbetlerin, bir süre sonra, fikir teatisi yerine, fikir dayatmasına dönüşmesi muhtemeldir.

Kendisine bir fikrin dayatıldığını hisseden kişi; fikrini değiştirmek/geliştirmek yerine, bu duruma direnç gösterebilir. Düşüncesini sevgiyle ifade edip geliştirmek yerine, haklı çıkma telaşına düştüğünden, savunmaya geçer. Ve genellikle de inandığı şeyin daha ateşli  bir taraftarı olmaya devam eder… Bugün artık, fikirlerin ateşli savunucuları olmak yerine, mevcut bakış açılarını her an değiştirmeye açık, esnek insanların zamanıdır. Şimdi kristalin her kesitinden, başka türlü yansıyan ışığa bakma cesaretini gösteren yüreklere ihtiyaç vardır. Çünkü ancak o cesareti gösterebilenler, o harika renk cümbüşünün tadını çıkarabilirler. Onlar çoklukta ki ahengi ve zerrede ki bütünü görebilirler.

Anlatılanı dinler gibi görünüp, aslında bir sonra söyleyeceği söze/cevaba odaklanan kişi de, anda değildir ve dolayısıyla zihindedir.

Sonuna kadar bekleyip, gerçekten anlamaya yönelik dinlemek, sabrın çok güçlü bir pratiğidir aynı zamanda.

Katılsın katılmasın, anlasın anlamasın,  her duyduğunu onaylayansa, empatik değil, sempatik olmak için dinliyordur.

Halbuki, farklı fikirde olmak, çatışma gerektirmez. Farklı düşünüyor olmak, ayrılığı doğurmaz. Farklılık ayrılık değil,  toplumsal çeşitliliktir. Varoluşun türlü yansımalarıdır sadece.

Dinlerken, gerçekten o anda olabilen, o anın içine girebilen, dinlediği ile bütünleşir. Başka hiçbir şey düşünemez. Dinlediği kişi olur adeta. Duydukları ile ilgili cevap ya da çözüm arayışında da değildir.

Duyduğunu çürütme çabasında olan ya da putlaştıran bakış açısı da, zihninin emrindedir.

zihin-ve-kalp

Dinlerken zihni susmuş, gönlü açılmış bir kişi ancak; nefes olur, can olur karşısındaki anlatana. Hiçbir şey söylemese bile, iyi gelir yanındakine. Ve adeta psikolojik oksijen verir sohbetdaşına.

Konuşurken sadece haklı çıkmaya odaklı zihinler ise huzuru hiçbir zaman yakalayamazlar. Çünkü mutlu ve tatmin olmak için yine bir sonra ki münazarayı beklemek zorundadırlar.

Bir zamanlar münazara yarışmaları yapılırdı edebiyat derslerinde. Münazarada; iki takım belirlenir ve onlardan karşıt iki fikri savunmaları istenir. Takımlar; karşı tarafın savunmalarını çürütmeye yönelik zihinsel bir savaşa girerler. Karşı taraf, nasıl bir argümanla gelirse gelsin hiç önemli değildir. Tabi bu münazaralar bir yarış olduğu için, süreç değil, tamamen sonuç odaklı karşılaşmalardır.  Bir tarafın kazandığı, diğer tarafında kaybettiği… Dolayısıyla amaç, o konu ile ilgili bir farkındalık geliştirmek olsa da, sonuç bir futbol maçından çok öteye gidemezdi bana göre. Seyredeni; kim nasıl savunacak da kazanacak, merakıyla seyrettiren. Yarışana da, rekabetin telaşıyla, bunun tatlı ve öğretici bir oyun olduğunu unutturan…

Daha sonraları bunun yerini görüş geliştirme teknikleri aldı. Yani katılımcıları ille de iki kutuptan birinin tarafında olmaya zorlamayan, görüşleri yarıştırmaktan çok, geliştiren tekniklere geçildi. Zira insanlık artık kuantum fiziğiyle birlikte; diyalektik (ya öyle ya da böyle diyen, mutlaka  bir doğru ve bir yanlışın olduğu) mantığın yerine, hem hem mantığını keşfetti.

Böylelikle bir şey hem doğru hem de yanlış olabileceği gibi, bir görüş, hem haklı hem de haksız olabilirdi. Artık her şey nereden bakıldığına bağlıydı. Tıpkı yine kristalin her kesitinden bAŞKa renkte yansıyan, SAF ışığın türlü türlü kırılmalarını seyretmek gibi…

Bilgisini yarıştırma sevdasına düşmüş bir zihin, hem kendini hem de dinleyeni yorar. Oysa empati kuran, hak veren, başka bakış açısı sunan, katkı sağlayan, geliştiren, sorun değil çözüm üreten, fark yaratan  ve keyif veren sohbetlerse, kalptendir. O sohbetler sevgi ve birlik kokarlar. Kaynak kalp ise; farklı bakış açılarına saygı duyulan sohbetler gelişir. Konuşturan gönül diliyse, kim olursa olsun, O’nu sabırla dinlemek ve anlamak kolaylaşır.

İşte o zaman, her söz özden akar ve su misali yolunu bulur. Meşk saatlerce sürse de, birkaç dakika gibi gelir. Bir adım sonrasında ise ne konuşan kalır, ne de dinleyen. Oradan yayılan sükunet ve dinginlik, kelebek etkisiyle her yere yayılır…

Çünkü Hakikat’te her konuşan O’dur.  Her dinleyenin de O olduğu gibi…

Şimdi asıl Marifet; o her şeyin bir göründüğü hakikat boşluğundan  yeryüzüne inip, tekrar ikiye (dualite) bölünmek de saklıdır. Anlatan ve dinleyen, soran ve söyleyen, bulan ve bulduran gibi…

Ama bu kez, “bölünme gibi görünenin ötesinde ki tekliği” görmeyi seçerek.

Tekliğin bilinciyle, çokluğun hakikatine ererek. Şimdi bu ikiliğin bAŞKa türlü hakkını vererek…

Hani görenin ve görülenin, kısa süreli bir oyun için, ikiye bölünmeyi seçtiği…

Hani bilim insanlarının kendi kendini gözleyen evren misali dedikleri…

Bu bilinç sıçramasıyla fark edilir ki; artık sorulmadan fikir beyan etmek ne kadar etkisizse, sorulunca hakikatı anlatmaktan imtina etmek de bir o kadar gereksizdir. Çünkü soran artık duyacağı cevaba hazır demektir.

Birbirini keyifli bir sabırla dinleyip, nerede konuşup, nerede susacağını bilenlere selam olsun️.

Bu meşkin seyrinde, zihnini zorla susturmak yerine, onu kalbindeki sıcaklıkta eritene helal olsun.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir