Son Umut – The Water Diviner

Russell Crowe tarafından beyazperdeye aktarılan Çanakkale Savaşları’nın gösterimini uzun süredir beklemedeydik. Tarihin en kanlı çarpışmalarından birinin yaşandığı Çanakkale’nin dünyaca ünlü bir isim tarafından nasıl aktarılacağı önemliydi. Filmde Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz gibi isimlerin bulunması ise merakımızı bir kat daha arttırmıştı.

Öncelikle bu tarihi olayın olabildiğince objektif olarak aktarılmaya çalışıldığını söyleyebiliriz. Son Umut, su bulmakla uğraşan Avustralyalı bir baba olan Joshua Connor’un savaşa gönderdiği üç oğlunun cesedini vatanlarına götürmek için çıktığı yolculukla başlıyor. Aslında Çanakkale Savaşları’nın üzerinden dört yıl geçmiştir, ama bu arayış içerisinde sık sık ne kadar kanlı ve amansız bir savaş olduğu geriye dönülerek, gösterilmektedir. Çanakkale, metrekareye altı bin merminin düştüğü, toplamda beş yüz insanın yitirildiği bir savaş olmuştur. Türkler, bu savaşta doktoru, öğretmeni, mühendisi ile çoğunluğu genç ve istikbal vaat eden bir neslini kaybetmiştir.

Çanakkale’yi özel kılan bir başka şeyse savaşın içindeki insanlık dersleri ve dostluk örnekleridir. Türk ve Anzak askerleri savaş içerisinde birbirleriyle sigara alışverişi bile yapmışlardır. Bununla ilgili filmde de, güzel bir anekdot veriliyor.

Joshua Connor, büyük oğlunun hayatta olduğunu öğrenince onun peşine düşer. Bu uğurda ona Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı Binbaşı Hasan yardım edecektir. Ne de olsa oğullarını aramak için gelen tek baba odur. Çanakkale muharebeleri bitmiştir, ama ülkemiz hala işgal altındadır ve Kuvayi Milliye’nin ayak sesleri duyulmaktadır. Mustafa Kemal Paşa’nın yaktığı umut ışığı, Anadolu’ya yayılmaya başlamıştır. Filmin adı Türkçe’ye babanın oğullarını bulma umudunu göstermek adına Son Umut olarak çevrilmiş, ama Türk Milleti adına asıl son umut Mustafa Kemal’di ve o da, bu umutları boşa çevirmedi.

Russell Crowe’un canlandırdığı Joshua Connor soruyor, Mustafa Kemal kim? diye… Yabancı bir yapımda bu soruya verilen cevap çok büyük bir anlam taşıyor.

“Mustafa Kemal, Türkiye’nin geleceğidir…”

Büyük bir prodüksiyon olan Son Umut’ta cephe sahneleri gayet başarılı bir şekilde aktarılmış ve senaryoya çok emek verilmiş. Ancak filmde verilmek istenilen duygunun içine bir türlü girilemiyor. Birkaç istisnai sahne haricinde film, izleyiciyi kalbinden vurmayı başaramıyor. Russell Crowe ile Yılmaz Erdoğan’ın oyunculukları oldukça başarılı. Erdoğan’ın canlandırdığı binbaşının galipken mağlup duruma düşmüş ruhunun hüznü yüzüne öylesine gerçek işlenmiş…

Filmin görselliği çok yüksek, bunda da görüntü yönetmenliğini Yüzüklerin Efendisi filminin Oscar ödüllü görüntü yönetmeni Andrew Lesnie’nin yapmış olmasının payı çok büyük.

Sonunda Joshua Connor, büyük oğlu Arthur’a kavuşuyor. Bunda rüyalarında gördüğü semazenlerin de etkisi büyük oluyor, ama bunun özüne filmde hiç değinilmemesi eksik kalmış.

Sonuç olarak, Son Umut Çanakkale’ye tek bir cephenin gözünden değil, ortadan bakmaya çalışmış. Russell Crowe’un ilk uzun metrajlı yönetmenlik denemesinden ortaya bir başyapıt çıkmadığı ortada, ama oldukça titizlendiğini ve hakkını vermeye çalıştığını da söylemeliyiz…

Fuat Sağıroğlu’nun Çanakkale Savaşları ile ilgili yazısını okumak için:

http://fuatsagiroglu.com/?p=1562

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir