Kadın

Tanımlamalarımın içinin en çok acıdığı ve yorulduğu şeydir kadın kavramı… Belki de acınası bir hal varsa bir sonraki yazımın konusu olan erkek kavramı için olmalıydı fakat neden bu durumu kadınlarda daha baskın hissediyorum. İpin ucu kaçmış bir erkek egemen yaşamın içerisinde ve tüm dinlerin kendi içlerinde yaşatmaya çalıştıkları uyduruk baskı hikayeleri ile kimliksizleştirilen kadınlar…

Kadın dendiğinde, sevgili, anne, aşk, sevişmek, eline su dökülesi, cennetin ayakları altına serildiği varlık, damdan düşer yar olur, henüz girmiş 13-14 yaşına edalı işveli köylü güzeli geliyor milli tanımlamalar arasına. Birde nasıl estiyse Nazım Hikmet’ten Romen Kızı parçası geldi aklıma. Sanırım göçmen bir sevgiyi de hatırlatıyor bana kadın kelimesi. Öyle değil midir? Kadın sevmektir, kadın aşktır, kadın zenginliktir, kadın güzelliktir, kadın varoluştur, kadın bütünselliktir, tamamlanmaktır, bir olmaktır.

Velhasıl, Kadın insana dair her şey olabilir, bir tek şeytanın yardımcısı olamaz.

Kadın denince akla gelen ve Adem‘i yani insanı cennetten attıran Havva gelir ya aslında olay Havva’nın isteği değildir Adem’in açlığıdır. Kadın erkek diye bir dizi vardı bir ara izlemeye çalıştım ama izleyemedim fakat kadın deyince son dönemde çok fazla şekilde bacak arası muhabbetlere dönen siyasi iktidarın ayrımcılığı cuk diye oturuyor kadın tanımlarının içine.

Ezilen kadınlarımız, hor görülen, yok sayılan. Kimi zaman çocukların annesi, kimi zaman erkeklerin kadını, sevgilisi, kuması, metresi, orospusu olan kadınlar. Kimliği pembe, erkeğine eş yapılan kadınlar. Erkeğini dört duvar odada bekleyen, sus dediğinde susan, su dediğinde getiren kadınlarımız. Hizmetkar olan kadınlar. Üreten, emek veren, aç kalan, saçını süpürge eden. Tacize uğrayan, tecavüze uğrayan, dışlanan, kapatılan, mobbinge maruz kalan, dışlanan, hor görülen, eksik akıl ile ateşlere atılan kadınlar.

Tanımı en derin, en sonsuz olan varlıklar kadınlar. Mecnun’a Leyla olan, Ferhat’a Şirin olan, Nazım’a Piraye, Kafka’ya Milena olan kadınlar… Bir doğum hikayesi ile başlayan ömürlerini bir doğum hikayesi ile yeniden başlatan ve son veren kadınlar. Tariflerin tarifsiz kaldığı pembe düşleri olan, beyaz atlı prensini bekleyen, tüketim toplumunda en öne çekilen ve teşvik edilen kadınlar.

Konu kadınlarsa, mesele konuşmakla değil susmakla en iyi anlatılır diyerek konuya son noktayı koyuyorum derken aklıma yazıyı yazarken gelen bir sözü de sona ekleyeyim..

İnsanların yüreğindeki yağmurlar neden en çok gözlerini ıslatır bilir misiniz? Çünkü oraya demirleyen sevgiler aşağıdan gelen hüzünleri taşıyamazlar ve dökülürler, kadınlarda bu, dışarıya gözyaşında damla, erkeklerde ise içeri ateş olarak düşer durur. İşte bir kadın ile bir erkek arasındaki en bariz farkta budur.

Kadın ruhundan anlayan bir dünya da hakim olacak tek şeyin, Sevgi olması dileğiyle.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir