Christopher Edge’in kaleme aldığı Maisie Day’in Sonsuz Canları, kuantum fiziği ile duygusal bir aile hikayesini harmanlayan, sürükleyici ve zihin açıcı bir roman.
Onuncu yaş gününün çocuksu hayali ile sabırsızlanan Maisie Day’in tek isteği, nükleer reaktör gibi karmaşık bir doğum günü hediyesi almaktır.
Maisie Day, onuncu yaş gününe uyandığında hayatının en büyük bilmecesiyle karşılaşır. Evi tamamen boştur, ailesi ortadan kaybolmuştur ve daha da kötüsü, dış kapının ardında dünya değil, her şeyi yutan korkunç bir karanlık boşluk vardır.
Maisie, bildiği tüm bilimsel gerçekleri kullanarak bu kapana kısılmışlıktan kurtulmaya çalışırken, bir yandan da ablası Lily ile olan anılarının derinliklerine sürüklenir. Evin duvarları daralırken ve karanlık içeri sızarken, Maisie aslında sadece bir hayatta kalma mücadelesi vermediğini fark eder.
Kuantum fiziği, kara delikler ve sevginin bükülmez doğası üzerine kurulu bu hikayede; gerçekliğin sınırları zorlanırken, Maisie’nin keşfedeceği en büyük güç evrenin yasaları değil, bir kalbin başka bir kalp için yapabileceği fedakarlık olacaktır.
”Evren yok olsa bile, bazı bağlar sonsuza kadar kalır.”
Kendi içsel laboratuvarımda bu satırların izini sürerken, adeta sonsuzluğun kıyısındaki bir dansı izledim ve kalemimden dökülen kelimeler şöyle ifade buldu:
Ne uyku ne uyanıklık ne de rüya olan yer neresidir ki? Hangi anımız hangi halimizdir? Bu bilinir ya da bilinmez ise de, eğer bir şeyi okuyup onu aynı zamanda canlı kanlı yasıyorsak, muhtemelen canlı bir kitaba rast gelmişizdir. Biz onu mu yaşarız, yoksa halihazırda yaşıyor olduğumuz şeylerle eşleşmis midir kelimeler, duygular ve tüm anlatı…
Ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizgide yapılan kaotik danslar… Kendi betimlemelerimle oluşturduğum bir Cusco manevrası gibidir yaşam bir anlamda.
“Cusco, sadece bir şehrin adı değil; kelime anlamıyla ‘göbek deliği’, yani dünyanın ve varlığımızın tam merkezidir. Genelde bir başarı hikayesi dendiğinde hep bir dağın zirvesine çıkmak hayal edilir. Oysa asıl büyü, o sahte zirvelerden inip kendi ‘Cusco’muza, yani merkezimize ulaşmaktır.
Tıpkı bir bebeğin hayata tutunmasını sağlayan o ilk kordon, o görünmez göbek bağı gibi… Bizim asıl gücümüz, dışarıdaki kalabalıkta değil, o ilk bağın bizi bağladığı içsel sessizlikte saklıdır.
Maisie için o merkeze inmek, dışarıdaki gürültülü kaostan kurtulup kendi iradesinin dümene geçtiği o sessiz limana ulaşmaktı. Zirveye tırmanmak bir yarış olabilir, ama merkeze, kendi göbek bağımıza inmek, hayata yeniden ve bu kez kendi tercihlerimizle doğmaktır.”
Tek başına irade, insanı soğuk bir mantıkta hapsediyor, tek başına dışarıdan sevgi ise eğer kişi hayata tutunmak istemiyorsa yetersiz kalıyor.
Maisie’nin iradesi ile, Lily’nin seslenişi bir senkron. Bu iki dalga birbirini bulduğunda Maisie bilindik gerçek dünyaya geri dönebiliyor.
Maisie, içinde bulunduğu bu “hapsolmuşluk” durumunun aslında kara delikler, entropi ve kuantum fiziği kurallarıyla ilgili olduğunu keşfeder.
Bazen bir nadasa ihtiyaç var görünen o ki…İşte şahit olduğumuz her şey çok manidar, her şey mucize ve ilham dolu işin özü. Evrenin bereketi, yaşamlarımızın biricikliği bizlere sonsuz kelime ve ifade nüvesi veriyor. Almaya hazır olana, her mana bir ilham.
Kelimeyle yaşamın, rüyayla hakikatin, teoriyle pratiğin tam o kapı eşiğinde birbirine sarıldığını hissettim bu kitabı okurken…
Belki de araf bir fırsattır ve bu oyunu oynayabileceğiniz en iyi alandır dönüşüm için…Hem dehşet, hem görkemin iç içe olduğu…





