Şehr-i İstanbul ve sesleri

Shakespeare, “Sevecek olan ilk bakışta sever,” der.

İlk bakış… Ardından gelen her şeyi etkileyecek olan, esecek rüzgarlara yön veren o ilk bakıştır. Bazen donuk bir ifadedir, bazense fön rüzgarları gibidir, kavurur.

Lamı cimi yoktur bunun. Sonrasında eline makası alıp, ölçüp biçecek bir yanı yoktur. Matematik gibidir. İki kere iki, dört eder gibi olmalıdır görünce sevmek de. Yıldırım aşk dedikleri de, aşkın kutsallığına karşı batıl bir itikattır yalnızca. Üç gün rüyaya yatıp, papatya falları açmaya gerek yoktur sevdiğini anlamak için.

İlk bakışta yüreğine düşmüşse o zehir zaten düşmüştür. Zehir derken ballı, tarçınlı, zencefillidir. Ben herhalde ilave olarak, sarı limonların buruk tatlarıyla mavi denizlerin tuz kokularını katıyorum bir de bu karışıma.

Sadece bir insana karşı değil, bir şehre karşı da ilk bakış çok önemlidir. Kendinizi ya oraya ait hissedersiniz, yahut hiç oralı bile olmazsınız.

Büyük üstadı anmışken yine onun bir sözünü anmadan etmeyelim.

Ah! Bu kadar okudum, bu kadar öykü ya da destan duydum, aşkın yolu asla düz gitmiyor.

Sevmek için hazırlanmaya gerek yoktur. Sevginin farklılığı insanı hazırlıksız yakalamasından gelir. Yüzünü ateş basar, sesin titrer. Bir anda nezle olmuş gibi olursun, sonra ateşli hummaya döner. Provalar yapıp, kostümler takınıp sahneye hazırlanmak gibi değildir. Sahne hayatın kendisidir. Sizin rolünüze düşen nedir, o da sizin kaderinizdedir. Aşkın sesleri vardır. Nalan olmak da vardır, lal olmak da…

Şehirlerin de, sesleri vardır. Şehr-i İstanbul’un da…

şehr-i-istanbul

Türlü sesler vardır İstanbul’da… Gecenin sessizliğinin bile bir sesi vardır, İstanbul geceleri uyumaz çünkü. Gece Boğaz uyur belki, ama Boğaz’ın köprüleri uyumaz. Sokaklar uyur gibi gözükse de, sokak araları uyumaz… Uyutmayan belki kedilerdir, kedilerin sesi vardır günün her saatinde. Onlara inat bir de martıların… Sokakların kedilerinin aklı, denizlerin martılarındadır belki ondandır. Ama sesleri birbirine karışmaz, hepsi ayrı ayrı duyulur.

Ezan sesi vardır İstanbul’un. Süleymaniye’nin, Sultan Ahmet’in, Fatih’in… Minarelerden akan insan sesiyle şehrin tüm gürültüsünün sesi bir anda kısılır. Pazardaki bağrışmaların, sütçünün çıngıraklarının, kulaklardaki müzik çalarların… Hele ki sabah ezanının… Uykunun derinliğine bir sesleniştir. Belki de Ademoğlu’nun derinlerine…

Milyonlarca insanın telaşının sesi vardır. Otobüsü kaçırmanın, alışveriş merkezinde koşuşturmanın, stadyumda sövmenin, parkta oynamanın…

Galata’da, Tarabya’da, Arnavutköy’de, Kuzguncuk’ta denize dalan oltaların sesleri…

Arabaların korna sesleri de, birbirleriyle yarış edercesine cümbüşlüdür. Her vakit vardır, çoğalır azalmazlar. Şehir hatları vapurlarının tok, eskicilerin tiz sesleri vardır. Tüpçünün, sucunun, sayıları gün geçtikçe azalsa da patates soğancının…

Kadınların sesleri vardır. İmdat diye avaz avaz ya da sessiz çığlıklar atan…

Çocukların sesleri vardır. Kiminin bilgisayar konsolunu, kiminin torna tesviyenin ucunu tuttuğu…

İnsan kalabalıklarının uğultusu vardır… Gergin, aceleci, içinden susan, dışından gürleyen…

Siren seslerinin, inşaat seslerinin, dilenci seslerinin, işportacı seslerinin birbirine girdiği, ama yine de ayrı ayrı duyulduğu…

Metro müzisyenlerinin, sokak çalgıcılarının, davul zurnacıların, uluslararası caz konserlerinin, popçuların, arabeskçilerin seslerinin bir koro olduğu…

Şehrin nefes alışının sesi, bazen de boğuluşunun…

Tüm sesler vardır İstanbul’da… Bazen kaos gibidir, ölüm nedenidir. Bazense bülbül gibi gelir, yaşama sevincidir.

Tüm seslerle birlikte yaşamaya hazırdır İstanbul… Ve onun sevgisini bileni gönlünce yaşatmaya…

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir