İç dökümü

Bir yanardağ gibi büyüyor içimde anlatma enerjisi ama kelimelere dökerken sönüyor ateşi. Uzun zamandır böyle. Oysa bugün klavyeye oturasım ve anlatasım geldi. Her ne gelirse içimden. Özüme tanıklık edeceğim sizlerle birlikte şimdi gelene.

Evren genişliyor diyor bilim adamları. Gezegenler uzaklaşıyormuş birbirinden, galaksiler de öyle. Makroda uzaklaşırken bir şeyler mikroda da farklı değil. İnsanlar da uzaklaşmakta birbirlerinden. Şehirler içinden geçerken hep neden dip dibe oturduğumuzu sorgularım. Evler üst üste, yan yana, sık sık… Korku yatıyor altında. Düşünsenize ilk insanları, hangi yönden gelecek tehdit bilinmiyor. Aslan önden değil de arkadan yaklaşıyorsa, onu nasıl görecek? Bir arkadaşını arkasına alıyor, diğerini sağına, ötekini soluna. Şimdi dört yön de kontrol altında. Zaman sular seller gibi akmış üstünden o günün. Teknoloji var şimdi. Dostlar, komşular yerine kameralar var.

Hem üst üste evler var, genetik alışkanlık, hem de kapılarında kameralar. Galiba şimdi bir göz, diğerini gözlüyor. Korku uzaklaşmadı daha da yakınlaştı. Arkamızdakinden, sağımızdan, solumuzdan ve hatta evin içindekilerden de korkuyoruz. Yakınlaşırken uzaklaşıyoruz.

Düşman dağ başındaki aslan da değil üstelik. Düşman yediğimiz ekmeğin içindeki bilmem ne maddesinde. Sütteki hormonda, genetiği değişmiş sebzelerde. Her şey uzaktan geliyor, kontrol sadece güvene dayalı.

Bakıyorsunuz bir ürüne bir hikaye yazmış birisi. Ona inanan nicesi.  Aslı astarı yok. Fabrika muhteşem, üretim doğru ama fabrikaya giren ürünü toplayan elin niyeti meçhul.

Üst üste, kapısı kameralı evlerin sahipleri midelerine giren düşmanı tespit edecek laboratuvarlara da sahip olacak sanırım bir gün. Ama o zincirdeki niyet halkalarını kim bilebilecek? Zeytin toplanırken dövülen ağaçları seyrederken, zeytinin korkusunu yiyip yutan insanlar için endişelenmeden duramıyorum. O insanlarla karşı karşıya geldiğimde, bana saldırmak için korku içinde bekleyen zeytin moleküllerinin karaciğerlerinden temizlenip temizlenmediğini merak ediyorum.

Bir de terazinin öte kefesi var. Sorgulamadan geçemeyeceğim. Şimdi doğal, organik, katkısız ve nice benzeri etiketler peşinde dolanan bir kesim var. Haklılar bunu talep etmekte. Diyelim ki buldular. Karşılığında ne veriyorlar? Neticede bir takas bu; enerji takası. İş yerlerinde harcadıkları enerji karşılığında kazandıkları ve adına para denilen ürünü veriyorlar üreticiye. Peki sizin paranız ne kadar temiz? Hırs, öfke, bir odaya daralmışlık hissi, rekabet mi yoksa sevgi, huzur, işbirliği, neşe, kahkaha mı yüklü?  Şüphe mi kemiriyor içinizi, yoksa tam bir güvenle mi dolduruyorsunuz sepetinizi?

Siz düşünedurun, ben ot toplamaya gidiyorum dağın insan eli değmedik bir yerlerinden. Keyifle ve huzurla. Kahkahalarım size kadar gelir mi bilmem. Kulak verin hele….

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Benzer yazılar

Yanıt verin.