Bebekli evde neler olur?

Geçtiğimiz günlerde gördüğüm bir reklam üzerine sosyal medya hesabımda “yalnızlaştırılan anneler” üzerine bir yazı yazdım ve o paylaşımıma bir çok anneden yorum geldi. Hepsinin bu konuda bir acısı, burukluğu vardı ancak biliyoruz ki bir bebek sadece anneye gelmez. Anneye, babaya, anneanneye, babaanneye, dedeye, topluma gelir… Ben de bu durum ile ilgili yaşadıklarımı, gözlemlerimi ve okuduklarım üzerinden düşüncelerimi yazmak istedim.

Peki bebekli bir evde neler olur?

Birbirini sevdiğini düşündüğümüz iki insan bebekleri olsun isterler. Aslında eve bebeğin girmesi, önce bebek fikrinin oluşmasıyla  başlar. Çevreden çok baskı gelmiş olabilir, evlendiniz şu kadar yıl oldu artık bir torun sevelim gibi, evde işler sıkıcı olmaya başlamıştır çiftler bir yenilik arayışında olabilirler, aralarında soğuk rüzgarlar esiyor ve ilişkileri düzelsin diye bebek istemiş olabilirler – maalesef böyle çiftler tanıyorum- bir çocuk sahibi olmak için evlenme kararı almış olabilirler, evli olmayıp çocuk istiyor olabilirler ya da bir evlat edinmek istiyor olabilirler,  tüm bu nedenler eve bebeğin girmesinin ilk adımıdır. O dakikadan itibaren her şey bebek için düzenlenmeye başlar. Gebe kalmak için en uygun tarih hesaplanır, erkek üzerinde on kat daha baskı hissetmeye başlar çünkü artık baba olacaktır, daha çok çalışması daha çok para kazanması gerekir. Kadın da anne olacağı için artık her şeye dikkat etmesi gerekir, yemesine, içmesine, evinin temizliğine. Gebe kalınamıyorsa tüm gündem buna ayrılır, doktor doktor gezilir. Gebe kalındığında ikinci aşamaya geçilir.

Artık erkek “baba” kadın “anne” olmuştur. Biz insanlar evlendiğimizde ya da çocuk sahibi olduğumuzda bir toplumsal kimliğe bürünme eğilimindeyiz. Hangi çevrede yetişmiş olursak olalım, eğitim durumumuz ne olursa olsun hemen yeni evli, taze anne, başı bağlı erkek kimliğine bürünüyoruz. Annelerimiz, babalarımız, akrabalarımız, komşularımız gibi oluyoruz. Bence bu çok doğal bir şey, bunu fark ettiğimiz anda özgün kimliğimize dönebiliriz. Sorun bunu fark etmediğimizde başlıyor.

Bebek sahibi olma durumu toplum ve medya tarafından öyle abartılıyor ki derin bir korkuya kapılıyoruz. Her şeyin en doğrusunu yapalım, eğitimin en iyisini verelim, yemeğin en doğalını yedirelim, güvenlik önlemlerinin en güvenliklisini alalım gibi. Annelik ve babalık zamanla öğrenilen şeyler. Kadın o minik canı içinde hissettiğinde hemen derin bir bağ kurmuyor. Ama çevresi bu durumu o kadar abartıyor ki rol yapmak zorunda kalıyor. İlk ayların düşük korkusu, tahlillerin sıkıntısı, mide bulantısı ilk andan itibaren “bebek” hayalini gölgelemeye başlıyor ama hiç birimiz bunu itiraf edemiyoruz. Sanki birazcık şikayet etsek Tanrı elimizden bebeğimizi alacak, bizi cezalandıracak gibi hissediyoruz. Hem anne dediğin her şeye katlanmaz mı? Kan kussa da kızılcık şerbeti içtim demez mi?

Baba”lar için de durum aynı. Anne ve bebek ikilisinin arasına girmekten çekiniyor. Birden bire kadının tüm derdi bebek oluyor, istekleri iki katına çıkıyor. Kadınla daha çok ilgilenmek gerekiyor. Baba ilk andan itibaren bu kutsal ilişkinin dışına atılıyor. Erkeğin vücudunda büyük değişimler olmadığı için – gerçi gözlemlerim hamile olan kadınların kocalarının da göbeği çıktığı yönünde- onun duygu durumu görmezden geliniyor. Bunca zaman yapmak için hazırlandığı şeyi yapmaya başlıyor; eşini ve çocuklarını korumak. Böylece o da hayallerinden vazgeçiyor, tabi bu zamana kadar geçmediyse.

 

Kadın ile erkeğin sevgililik ilişkisi bebeğin gelmesiyle- hatta bebek fikrinin gelmesiyle- birlikte anne – baba ilişkisine dönüşüyor. O andan itibaren de tüm toplum evin içine giriyor. Bebek doğduğunda, o reklamlarda gördüğümüz, hayallerini kurduğumuz agucuk bugucuk halleri günün sadece 2 saati sürüyor. Kalan zaman  bez değiştir, emzirmeye çalış, uyutmaya çalış, uyumaya çalış, gaz çıkarmaya çalış, annenle kavga et, kaynananı evden kovmaya bak şeklinde bir curcunayla devam ediyor.

Baba bu aşamada iyice zor durumda kalıyor çünkü herkese göre bebek hep “anneyi istiyor” ve erkek de bu işlerden anlamayacağı varsayılarak bebeğin bakımından uzaklaştırılıyor. Halbuki anne de aynı durumda, hiç kimse annesinin karnından bebek bakmakta uzman olarak doğmuyor. Hatta büyükanneler bile aradan yıllar geçtiği için küçük bir bebeğin bakımını unutmuş oluyor. Herkeste bir telaş giderken olan aile içi ilişkiye oluyor. Bu dönemlerde herkes birbirine küs, herkes birbirine sinir olmuş durumda; yeni annenin hayalleri, eskilerin planları, babanın gerilen sinirleri…

Çekirdek ailenin yapısı anne ve babayı yalnızlaştırıyor. Bir bebeğe bakabilmek için birden fazla kişiye ihtiyaç var. Modern yaşamlarımız ise buna olanak sağlamıyor. Dolayısıyla anne bebeğe bakmak için evde kalıyor. Bu yıllarca sürebiliyor. Bu şekilde yaşayan bir kadın da bir süre sonra “ben senin için nelerden vazgeçtim, neleri feda ettim” haline giriyor. Kendi annesi ve her anne böyle yapmadı mı? Bebeği bırakıp çalışmaya başladığında vicdan azabı çekiyor. Baba için de durum farklı değil. Onun bebekle kurduğu ilişki çok daha kısıtlı ve bir çok baba tanıyorum ki bebeğinin gelişimine ve bakımına çok daha fazla zaman ayırmak isteyip yapamayan. Sadece onunla daha az zaman geçirdiği için çocukla ilgili kararlarda söz sahibi olmayacağını düşünen.

Bir çocuk yetiştirmeye karar vermek, bir insanın hayatında verebileceği en önemli kararlardan biri. Bu kararı alırken çok da düşündüğümüzü sanmıyorum. Bu karar hangi durumda alınır ya da alınmaz bunu da tartışacak değilim. Bir insanın çocuğunun olması, onun sevgisi dünyadaki en güzel şeylerden biri. Bu, bir hediye.

Çocuğumuzun ve bizim birer insan olduğumuzu, onun büyüyünce tıpkı bizim yaptığımız gibi anne ve babasına sinir olacağı çünkü insanın annesinden ve babasından mutlaka bir aşamada özgürleşmesi gerektiğini unutmazsak daha sakin ilişkiler kurabiliriz diye düşünüyorum. Beklentilerin büyüklüğü ve kendinden çokça vermek her türlü ilişkiyi zedeliyor. Bu ne yazık ki ebeveyn çocuk ilişkisinde daha fazla oluyor- hangi yaşta olursa olsun. Annelerimiz ve babalarımız tarafından koşulsuz sevilmeye ihtiyacımız var, her ne yaparsak yapalım bizi seveceklerini bilmek istiyoruz. Ne yazık ki en çok yarayı da buradan alıyoruz.

Her birimiz kendimizi koşulsuzca sevdiğimizde çocuklarımızı da öyle seveceğiz. Bizim toplumumuzda sıkça söylenen, “sütümü helal etmem, senin için nelerden vazgeçtim, saçımı süpürge ettim, hayırsız evlat” laflarını duymayız. Bir insan bize yoldaş olsun, ilerde bize baksın, instagramda fotoğraflarını paylaşalım, bizim de bir bebeğimiz olsun diye doğmuyor. Bağımsız, özgür, özgün bir insanın yaşaması için vesile oluyoruz. Bir çocuğun büyüyüp gelişip artık bize ihtiyacı olmadığını görmek, bunu kabullenmek çocuğumuzun bizden bağımsızlaştığı gibi bizim de ondan bağımsızlaşmamız çok önemli.

Bebek eve geldiğinde yaşanan şey de işte bu, kendi ebeveynlerimiz ve bizim ebeveynliğimizin arasındaki bağımlılık ilişkisi, bağımsızlık savaşı. Biz şimdi özgürleşirsek, çocuklarımızı da bırakabiliriz. Aramızdaki ilişki de sevgi ve anlayış üzerine kurulur. İşte o zaman kimse kaynanasına sinir olmaz, arada çocuğu bırakacak yüzümüz olur:)

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Benzer yazılar

Yanıt verin.