Site icon Yuvaya Yolculuk Dergisi

Momo – Deneyimin öyküyü yarattığı yer

Hiç okumadığınız, bilmediğiniz ya da bilmediğinizi düşündüğünüz bir kitabı, hikayeyi, bilgiyi yaşayıp, sonra kendi yaşamınızı okur gibi o kitaba ya da bilgiye rastladığınız oldu mu?

Tüm büyük hikayelerin, efsanelerin ve masalların temelinde, insanlığın kolektif deneyimleri ve arayışları yatar. Joseph Campbell’ın da ifade ettiği gibi, tüm kahramanların yolculuğu aslında Tek Mit’in (Monomyth) varyasyonlarıdır.

Dünya üzerinde yazılmış tüm öyküler, masallar gerçektir. Bu gerçekliği aşikar kılan şey ise, sizin şu hayatta, bulunduğunuz olay, konum ve durumun içinde neye ihtiyacınız olduğudur.

Momo - Deneyimin öyküyü yarattığı yer

Bu, hikayelerin birer ayna görevi gördüğü anlamına gelir. Hikayeler kendi başlarına sadece kelimelerden ibarettir, ancak okuyucu (veya dinleyici) onlara kendi acısını, umudunu ve ihtiyacını yansıttığında, o hikaye canlanır ve gerçeğe dönüşür.

Hikayeler, ihtiyacımız olan dersleri, cesareti veya huzuru bulmamız için birer haritadır. Ne arıyorsak, o bizi bulur.

Okumadığımız bir öykünün, tam da yaşarken ve ona ihtiyacımız varken önümüzde belirmesi psikolojide ve felsefede “senkronizasyon” ve “arketipsel rezonans” gibi terimlerle açıklanabilecek, son derece büyüleyici bir olgudur.

Senkronizasyon (Eşzamanlılık)

İsviçreli psikiyatrist Carl Jung’ın kavramıdır.

Birbirleriyle nedensel bir bağlantısı olmayan iki veya daha fazla olayın, anlamlı bir rastlantı sonucu bir araya gelmesidir.

Bu olaylar bize, dış dünyanın bizim içsel durumumuzla “konuştuğunu” hissettirir. Evren, bize ihtiyacımız olan mesajı, okuduğumuz bir kitaptan değil, bizzat yaşamın kendisinden, anlamlı rastlantılar yoluyla gönderir.

Arketipsel Rezonans

Büyük hikayelerin (Momo’daki kaybolan zaman, masumiyet, kahramanlık) temelini oluşturan evrensel imgeler ve temalar (arketip), bilinçaltımızda derin bir yankı bulur.

Deneyim, bizi direkt olarak o evrensel öykünün içine yerleştirir. Kitabı okumasanız bile, o öykünün yapı taşları zaten insan ruhunda mevcuttur.

Öykü önce yaşamda başlar, sonra kitaba yazılır. Deneyim öyküyü yaratır.

Kısacası, okumadığınız bir öykünün önünüzde belirmesi, o öykünün size özel bir mesajı olduğu ve o mesajı doğrudan yaşamın kendisinden alma zamanınızın geldiği anlamına gelir. Bu, bilgelik arayışımızın dış dünyada somutlaştığı, anlamlı bir karşılaşmadır.

Momo’nun Öyküsü

Gri bir sisin içinde yürürken, yorgunluğuma rastlayan bir küçük kızın donuk bakışlarında gördüm kendimi…Çözemediğin şeyin hep içinden geçmek gerektiğine inanan, inatçı, yorgun ama cesur adımlarımla, her zaman yaptığım gibi sızdım reddimin içine yaşamak için.

Elleri kaktüs dikenine batmış keyifsiz bir suratla dolaşan o küçük kız, beni kendine çekti. Bir çöpçü balığının önemsemeyip fırlatıp attığı küçük neşeli bir bileziği bulup getiren Bala ile bu küçük kızın yüzünü güldürememiştik. Bileziği takmaya korktu. Çünkü eli tekrar acısın istemiyordu. Elinde sıkı sıkıya yapıştığı kaplumbağası ile arada konuşuyor, ona şarkılar söylüyordu. Bu küçük kızın taşıdığı umut ve gizem beni heyecanlandırdı.

Adı Momo. Ne şirin bir isim. Ama neden bu kadar mutsuzdu. Belki her zaman mutsuz değildi ve benim için bu hissiyattaki rolünü oynaması gerekiyordu belki… Momo’nun derinliklerine daldım ve bu inciyi bulmalıydım. Çünkü beni çağırıyordu.

Momo ne demekti? Niye Momo idi? O aslında kimdi? Tam da buradan başladım.

Michael Ende isimli yazarın “MOMO” adlı bir eseri vardır. Önceden bu romanın adını duymama rağmen okumamıştım.

Yazar Michael Ende, eserlerine evrensel, zamandan bağımsız bir nitelik kazandırmayı amaçlamıştır. Momo, hangi ülkeden veya hangi zamandan geldiği belli olmayan kimsesiz bir çocuktur. Adının da belli bir coğrafyaya veya etnik kökene bağlı olmaması, onun bu evrensel kahraman rolünü pekiştirir.

Yaptığım araştırmaya göre; Bazı Afrika dillerinde “Momo”, birleşik bir ruhu veya aile birliğini ifade eden kelimelerden türemiş olma olasılığı yüksektir.

Momo kelimesi, Japoncada şeftali anlamına gelir. Şeftali, özellikle Asya kültüründe uzun ömürlülük, ölümsüzlük ve saflık sembolüdür. Kitabın konusunun “zaman” ve “yaşam” olması nedeniyle, bu köken Momo’nun zamanı koruyan masumiyetini ve uzun ömürlülüğünü sembolize edebilir.

Benim hikayem, tesadüften öte, bir tür senkronizasyon ve dönüşüm hikayesidir.

Momo, fantastik bir kitabın içinden çıkıp gelmişti. Henüz neşeli bileziğini kendi bileğine takamamıştı ama kaplumbağasının boynuna geçirmişti. Bileziği kaplumbağanın boynuna takarak, “Henüz bu neşeyi kendim taşımaya hazır değilim, ama geleceğime inanıyorum ve bu umudu rehberimin taşımasına izin veriyorum” der gibiydi. Kaplumbağasının adı Kassiopeia idi. Tıpkı kitaptaki gibi. Gerçekten de bir hayal kahramanı idi o. Kassiopeia, bana kendi sezgilerimi dinlemem gerektiğini, önümdeki yolun her adımını bilmesem de doğru yönde ilerlemek için gereken bilgiye sahip olduğumu anlattı usulca. Hemen okumaya başladım.

Bana, kendi içimdeki acı ve kafa karışıklığı yaratan gürültüyü bir kenara bırakıp, gerçekten dinlemem gerektiğini fısıldıyordu sanki. Yaşamımdaki zamanın değerini tekrar bulmak için bir başlangıç noktası hissediyordum. Ve Momo bana bunu anlatmak için rastladığım tinsel bir melekti. O biraz da ‘ben’ idi. Bala, Momo ve annesi ile doğada bambulardan küçük çadırlar, geçitler yaptık. Bambuların ucundaki püsküllü uçuşan çiçeklerini savurarak oynadık. O şarkılar söyleyerek yaptığımız geçitlerin içinden geçti. Küçük kumlu tepeciklerden aşağı keyifle kayıyordu. İki küçük melek müthiş bir oyunun içinde eğleniyorlardı. Bala, onun dilini anlamadığını söyledi bana. Ben de doğanın, oyunun ve neşenin bir dili olmadığını söyledim. Tam o sihirli anlarda gelen “Momo” adlı, kaplumbağa logolu kahve dükkanı reklamı, evrenin bizzat fısıldadığı bir onayla, bu yolculuğun ne kadar derin ve gerçek olduğunu gösterdi. Keyifle içeceğimiz kahveleri almak için bir dükkan tanıtımı ve reklamı idi. Dijital arama motorlarının hafızaya aldığı sistemin dışında idi bu mesaj. Ancak kendi buluşmamızın bize gösterdiği bir işaret gibiydi. Şaşkınlıkla mesaja baktım. Ne diyebilirdim ki?

Anlaşılan kitaptaki diğer kahramanlar da bizi ziyarete geliyorlardı. Tüm olayların, “Doğru yoldasın, bu fantastik yolculuk gerçek” dediği an gibi. Bu, kitaptaki Hora Usta’nın rehberliğinin modern ve kişisel bir yansımasıydı.

Ve birden hep beraber Çöpçü balığının kayığıyla sıradışı bir şekilde evde bulduk kendimizi. Momo ve ailesinin Türkiye’deki son günü idi. Momo dinliyordu. O hep dinliyordu. Momo, yanına gelen herkesi sabırla ve gerçek anlamda dinleyebilme yeteneğine sahipti. Bu sayede, insanlar onun yanında sorunlarına çözüm bulur, küslükler sona erer ve yaşamlarına dair netlik kazanırlardı. Dinleme yeteneği ve saf kalbi, zamanın gerçek değerini bilmeyi anlatıyordu.

Keyifli bir sohbet, müzik ve yemek ile bir rüyanın içine dalmıştık.

Evde, davulumun tonlamalarıyla dört yöne selam verirken, ormanın tüm hayvanları – Jaguar, Kurt, Kartal – bizimleydi. Bu ritüel, benim için kendi kutsal alanımı yeniden ilan etme eylemiydi; “Dört Yön” şarkım da onunla bağlantıya geçmişti.

Şarkımı söylerken tinin izlerini hissetmeye devam ediyordum. Bu şarkıyı dinleyen ve söyleyen herkesin, kendi zamanını ve yaşam alanını karanlıktan geri aldığına inanıyordum.

Momo gitmek istemedi. Ellerinin acısını unutmuş ki, neşeli bileziğini koluna takabilmişti. Momo’nun gitmek istemeyişi ve bileziği artık koluna takabilmesi, geçmişin acısını (kaktüs dikenleri) geride bıraktığını ve yeni neşeyi (bilezik) artık kendi bedeniyle kabul ettiğini söylüyordu. Bu, iyileşmeye ve umuda yer açmaya başlamanın en güçlü kanıtı idi… Ve verdiğim su kabağına muhteşem renklerle hikayesini boyadı.

Momo’nun varlığı ve onunla paylaştığımız o birkaç saat, çalınan zamanın geri kazanıldığı, karanlığın dağıldığı ve yaşamın tekrar kusursuz bir ritimle atmaya başladığı bir destandı. O, bana hayatın en büyük dersini verdi: Bazen tüm yapman gereken, sadece oturmak, gerçekten dinlemek ve kendi içimizdeki  Usta’nın fısıltılarına kulak vermektir.

Bu hikaye belki benim hikayemdi, ya da okuyanın. Belki de milyonlarca küçük Momo’nun hikayesiydi.

Momo, su kabağını boyarken, o bir aslan olduğunu hissetmişti ve yaşamıştı. Su kabağına boyadığı hikayede kendisini bir Aslan olarak yaşaması, Momo’nun gücü, cesareti ve benliği keşfettiğini simgeliyordu. Aslan, özgüveni, liderliği ve kalpten gelen gücü temsil edişi ile etkili ve derin bir anlatım olmuştu .

Her şey apaçık ve kusursuzdu.

Teşekkürler…

Özlem Demirkan Özcan

Yazar

Exit mobile version