Sait Faik Çıkmazında Umberto Eco Umudu

Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı. İnsanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlamaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?

Yuvaya Yolculuk-Bayram Sarı-Umberto Eco

Eduardo Galeano, “yüzyıl sonundan gün batımının görünüşü”nde insanlara dayatılan yaşamı: “bizi gömen ya da süren toprak zehirleniyor/ hava yok, havasızlık var/ yağmur yok, asit yağmuru var/ parklar yok, park yerleri var/ eşler yok, ortaklar var/ uluslar yerine, şirketler var/ yurttaşlar yerine, tüketiciler var/ şehirler yerine, yığılmalar var/ bireyler yok, dinleyiciler var/gerçekler yok, reklamlar var/ vizyonlar yok, televizyonlar var/ bir çiçeği övmek için, “plastik gibi” deniyor…” diyerek betimler. İnsanlık, zehirli toprağı, havasızlığı, asit yağmurlarını, aşksızlığı, nasıl normalleştirebilme aşamasına geldi? Kentlerimizin merkezinde, yaşam alanlarımızda, kültürsüzlüğümüzle varoşlaşmayı nasıl becerebildik?

Eduardo Galeano’nun çizdiği bu katı gerçekliğe sahip distopyanın karşısında; Umberto Eco’nun gerçekliğe dönüşür dediği kurgunun yaşatacağı yanılsama, ulaşılması gereken “Ütopya”nın şifresi olabilir mi?Yuvaya Yolculuk-Bayram Sarı (2)

Sait Faik ise, “Lüzumsuz Adam” öyküsünde, küçük dünyasına sıkışıp kalmış insanlardan bahseder. Bu dünyaya; “Mahallem birbirine muvazi üç sokakla, bu sokakları diklemesine kesen bir diğer sokak, bir de bunlardan bütün bütüne bağımsız – ama sokak sayılamayacak kadar dar, kısa- benim sokağımdan ibarettir” yazarın anlatısında kısaca değinilir. Küçük dünyanın, küçük insanları kendi içine kapanmıştır; “Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapımı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile…Mahallemden pek memnunum. Yedi senedir çıkmadım oradan desem yeridir. Hiçbir dostum da nerede oturduğumu bilmiyor.”

Nedir bu ruh halini oluşturan, neden insanlar bu yaşam tarzını seçmiştir? “Yedi senedir bu sokaktan gayri, İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döveceklermiş, linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış –ne bileyim bir şeyler işte- gibime geliyor da şaşırıyorum. Başka yerlerde bana bir gariplik basıyor. Her insandan korkuyorum. Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı. İnsanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlamaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?” Bu noktada; “Çoğu zaman bir arzunun nesnesi, arzu umuda dönüştüğünde, gerçekliğin kendisinden daha gerçek hale gelir”  diyen Umberto Eco, “Baudolino” romanındaki yarattığı kurgu ve umut ile Sait Faik’ten ayrılır.

Baştan çıkarıcı, kurnaz ve tescilli bir yalancı olarak büyüyen Baudolino, gözüne girmeyi başardığı Kutsal Roma Germen İmparatoru Friedrich Barbarossa tarafından evlat edinilir ve Paris’te okutulur. Daha sonra sarayda görev alan Baudolino, sadık bir danışman olarak imparatorun yanından ayrılmadığı gibi onun, İtalya Beylikleri ve Papa ile olan sonsuz çekişmelerden çok daha yüce bir amaç uğruna mücadele etmesini ister. Bu amaçla canavarların ve büyüleyici güzelliklerin toprağı, uzak ve ulaşılmaz Doğu’nun egemeni olduğu söylenen efsanevi Rahip Johannes’in ağzından İmparator Friedrich Barbarossa’ya bir iyi niyet mektubu uydurur. Baudolino’nun cesaretlendirmesiyle yollara düşen Barbarossa, Doğu yolunda kuşkulu bir şekilde ölse de Baudolino, kendi yalanının esiri olarak, tuhaf ortaçağ haritalarının resmettiği ülkelerin tümünü gezer. Sonunda, Haçlı seferlerine kurban giden Konstantinopolis’e gelir. Orada, Bizans’ın yolsuzluklarının ve daha sonra da yıkılışının önde gelen tarihçilerinden Niketas Honiates ve ailesini Latin yağmacıların elinden kurtaran Baudolino, yaşadıklarını bire bin katarak bu kez de Niketas’a anlatır. Böylece Baudolino’nun yalanları da tarihin gerçekliği olur…

Lüzumsuz Adam’ın umutsuzluğuna, Baudolino’nun yanıtı : “benim hayatımın sorunu, gördüğüm şey ile görmek istediğim şeyi genellikle karıştırmış olmam …“ olur! Bu söylem aslında O’nun bir yalancı değil, yanılsamayı bir çok boyutu ile yaşayan biri olduğunu göstermektedir.

Baudolino, Batı odaklı anlatılardan hareket ederek Büyük İskender’in ve Marco Polo’nun yazdıklarından yola çıkarak, Batı imgeleminde Doğu’nun şekilleniş tarihine örnekler verir. “Masalsı” Doğu’nun oluşumunda birbirini etkileyen efsanelerden sıkça söz eder.

Hıristiyan kültürüyle ilgili bölümlerde gizemiyle ünlü Kutsal Kase’nin ya da Üç Müneccim Kral’ın mezarının nerede olduğuna dair efsanelere romanda yer veren Eco, bahsettiği tüm arayış öykülerinde olduğu gibi, bilinmeyenin coğrafyasının sürekli değiştiğini vurgular. Bu coğrafya bazen yeni keşfedilen bir toprak parçası, bazen var olduğuna inanılan ama bir türlü varılamayan bir kıta olur. “Uzun süre hayal edilen, betimlenen, aranan, haritalarda kayda geçirilen, sonra haritalardan silinen ve artık herkesin asla var olmadıklarını bildiği topraklar”dan da bahseder.Yuvaya Yolculuk-Bayram Sarı

Bazen Avrupa, bazen Hindistan ya da Filistin, bazen Avrupa’daki bir şato, yani gerçekten var olan yerler çıkıyor bu yolculuğun sonunda, ama  Baudolino’nun yolculuğu hiç bitmemektedir. Yolculuk ve arayış dediğimizde, romanda ilk görülen metaforlardan biri olan Kutsal Kâse’dir, efsanevi yerlerin tarihinde, kurgu ya da gerçek de olsa, çok belirleyici bir yerde durmaktadır. İnsanlığın yüzyıllardır peşinde olduğu bilinmeyen coğrafyaların hep yer değiştirmesi; efsanelerle birlikte insanların ve tabii ki edebiyatın da sürekli bir göç içinde olması, romanın gerçekliğini oluşturmaktadır. Romanın ana teması olarak; “Gerçeğin ne kadar kurgu olduğundan şüphe edebiliriz, ama kurgunun kendi içindeki gerçeklikten kesinlikle emin olabiliriz” çıkarımından yola çıktığımızda da varacağımız nokta; artık dünya üzerinde yeni bir coğrafya keşfetmenin zor olduğu zamanımızda, bilinmeyeni haritalar üzerinden değil, kurgu eserler üzerinden arayabileceğimizdir.

Sait Faik’in Lüzumsuz Adam’ı da, Baudolino gibi, gördüğü şey ile görmek istediğini karıştırmaktadır. Baudolino’nun yalanları veya olması gereken gerçeklik için yaratmaya çalıştığı kurgu, Lüzumsuz Adam’ın ve Eduardo Galeano’nun betimlediği  kara/ umutsuz dünyaya bir “Işık” olabilir mi? Zehirli topraklar üzerinde, havasızlığa mahkum, asit yağmurlarının altında kendi küçük dünyalarımızda; “Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı. İnsanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlamaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?” sorusunun umutsuz yanıtlarında boğulmaktansa; hayali ve hakiki coğrafyaların gösterdiği gibi, “bilinmeyen” dediğimiz yer nerede olursa olsun, edebiyatın haritalarının bazen daha gerçek olduğunu bilerek “Yol”a koyulmak daha gerçekçi ve insani olmayacak mıdır?

“Hayali Astronomiler” yazısında Eco, “sonsuzluğun ve geleceğin sınırlarında mücadele edenlere merhamet edin. Tüm hayali coğrafyaların ve astronomilerin bazen çok verimli olabilen ölçülerine ve hatalarına merhamet edin” diyerek, tek bir cümleyle bilimin kurguya el verdiğini, kurgunun da hakikate dönüştüğünün altını boşuna çizmemektedir.

Yeni Çağ : Bayram SARI

 

 

Okuma İçin:

Aynalar: Eduardo Galeano

Lüzumsuz Adam: Sait Faik Abasıyanık

Baudolino: Umberto Eco

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir