Site icon Yuvaya Yolculuk Dergisi

Cadı Avları: Bir Düşmanlık Tarihi

“Artık cadı avı, 21. yüzyılda yerini kadın cinayetlerine bırakmış durumda ve her ne kadar sıfat değişse de bu cinayetlerin üstünü kazıdığımızda altından hep aynı Lilith hikâyesi çıkıyor: Toplumun dayattığı normlara karşı gelen, bunu bazen gecenin geç saatlerinde tek başına dışarıda yürüyerek, bazen o gün çok güzel görünerek, bazen tek başına otobüse binerek, bazen etek giyerek, bazen cinsel ilişkiye girmeyi reddederek, bazen artık sevmediği bir adamdan ayrılmayı talep ederek ama hep özgürce yapabilmesi gereken şeyleri yaptığı için önce etiketlenen sonra da engizisyon işkencelerinden hallice bir muameleye maruz bırakılarak öldürülen bir kadın.”  Hukuk Defterleri Dergisi – Sayı 15

1450’ler….

Şu anda modern insanın cinayet ya da katliam olarak adlandırdığı olay vuku bulmaya başladı…

Cadı avları….

“Cadı kelimesi çok anlamlıdır; bilinen en eski kelime anlamı Eski Yüksek Almanca (“Althochdeutsch”) “hagazussa” kelimesinden gelmektedir. Buna anlamca en yakın olan kelimeler “tunripa”, “zunrite” ve “waliderse”dır; bu sözcükler farklı bölgelerde “çit üzerine binen/ çıkan” anlamına gelir. Tüm bu kelimelerin değişmeceli karşılığı çocukları öldüren, insan yiyen, geceleri dolaşan dişi hayalet’tir. Bu hayaletin zarar veren sihir/büyü (maleficium) ile ilgisi yoktur, kısmen insana benzeyen bir varlıktır. Zarar veren sihir/büyü cadılara daha sonraki dönemlerde atfedilmiştir. Bu özelliklerin kadınlara ait gizemli güçler olarak görüldüğünü Waltraud Jilg, Mitoloji’de Hekate; Eski Ahit’te, En Dor Cadısı ve Litith örnekleriyle açıklar. Cadı avcılığının temeli ortaçağ ruhbanlığı tarafından oluşturularak desteklenmiş ve cadı avları 300 yıl kadar devam etmiştir.” (Alıntı: 1450-1750 Yılları Arasında Avrupa’da Cadılık- Yücel Aksan)

Cadı avlarının muhteşem çağı olarak geçen 1450-1775 yılları, Avrupa’da ve Amerika’da binlerce kişinin öldürüldüğü ve toplumun günahlarını bu kişiler üzerinden arındığı devirlerdi. Şu anki Rusya’dan, Almanya’ya, Brezilya’dan, İngiltere’ye… Birçok yerde cadı avı başlatılmıştı. Toplamda 100.000 kişi, cadı oldukları için suçlandı ve bunlardan 50.000’i asılarak, taşlanarak ya da yakılarak idam edildi. Bazıları ise, hapishanelerde işkencelere maruz bırakıldı. Bu işkencelerden bazıları:

Bunlar işkencelerden sadece bazıları. İşkenceler yapılırken bir de cadı olduğu düşünülen kişiden diğer cadıları da itiraf etmesi beklenirdi. Eğer etmezse, edene kadar işkencelerin şiddeti arttırılırdı. Bazen korkunç aletler gösterilir ve gözleri korkutulurdu. Bu işkence ve sorgulamaların nasıl yapılması gerektiğini ise, o dönemin “Cadı Çekici/İncili” olarak da bilinen kitap “Maleus Maleficarum” açıklıyordu. 1486’da iki Engizisyon rahibi olan, Heinrich Kramer ve Jakob Sprenger tarafından yazılmış olan bu kitapta, cadıların nasıl tespit edileceği ve sorgulamaların nasıl yapılması gerektiğine dair direktifler vardı. Çıktığı dönemde maalesef yok satmış olan bu kitap, aslında cadı avcılığının körüklenmesinin temelini oluşturan nedenlerden biriydi.

Sadece Maleus Maleficarum Suçlu Değildi

Özellikle Reform dönemi yani Katolik Kilisesinin bölündüğü (1517), Ortodoksluğun çıktığı ve dinlerde reform yapılması gerektiği düşüncesi ile paralel olarak batıl inançların yaygınlaşmaya başlaması da cadı avcılığını körüklemiştir. Cadıların varlığının bilinirliği antik uygarlıklara kadar uzansa da, onların “yok edilmesi gereken canavar” olarak görülmeleri bu döneme rastlar. Sapkın teolojik düşünce ile beslenen cadı avı, Avrupa’nın o çok övündüğü tarihinin en karanlık dönemleri arasında yerini alır. Reform ve Rönesans gibi aydınlanma çağlarının başladığı bu dönemde bile, maalesef cadı avları bir süre daha devam etmiştir.

Saçlarından yerlerde sürüklenen, yakılan, taşlanan, asılan hatta şeytana ibadet ettiğine inanıldığı için tecavüz edilmesi hak görülüp tecavüz edilen binlerce kadın… Suçları ise farklı olmaları, kısacası toplumsal normun dışında olmaları. Aslında çoğu şifacı hatta psişik olduğu gibi bazıları ise, sadece kadın olduğu ya da toplumda biraz daha marjinal oldukları için cadılıkla suçlandılar. O dönemin ebeleri, hekime görünemeyen kişilerin hastalıklarını tedavi eden, bitkilerle kürler hazırlayan şifacı kadınları da hedef seçildi. Bu şifacı kadınların erkek egemen dünyasında neden saygı görürken bir anda cadıya dönüştükleri ise bilinmiyor. Yani sevgili günümüz şifacı kadınları, o devirde yaşasaydınız; muhtemelen siz de bu akıbeti görmüş olurdunuz. Çok şükür ki bu devir değişti, fakat maalesef tamamen değil. Zira cadı avının temel nedeni -günümüzde de hala şekil değiştirmiş olarak etkisini sürdüren- patriyarkal (ataerkil) yapının kadınlar üzerinde egemenlik kurmak, doğurganlıklarını ve cinselliklerini denetleme niyetlerinden başka bir şey değil! O dönemlerde cadılıktı, büyücülüktü; şimdi ise namuslu kadın, namussuz kadın, iyi anne, kötü anne gibi damgalara ve kadın cinayetlerine dönüştü.

Neden Çoğunlukla Kadınlar İdam Edildi

“Kadınların, cadı dolayısıyla düşman olduklarını destekleyen görüşler arasında özellikle “haşeratı yok etme” veya “köküne kadar kurutma” deyimleri sıkça kullanılmıştır. Kadının, bu şekilde “düşman”, “kötü” ve “yok edilmesi gereken” olarak ötekileştirilmesi ve kadına yönelik, uygulanan şiddet dolu yöntemler daha sonra Yahudilere veya farklı etnik ve dini gruplara da aynı şekilde yaklaşılmasına zemin hazırlanmıştır.” (Alıntı: 1450-1750 Yılları Arasında Avrupa’da Cadılık- Yücel Aksan)

Erkekler de cadılıkla suçlanıyordu; fakat cadı avları sırasında idam edilenlerin yaklaşık yüzde 75 ila 80’i kadındı. Kadınlar, yaratılış itibariyle erkeklerden daha zayıf oldukları, dolayısıyla batıl inançlara ve kötülüklere daha yatkın oldukları şeklindeki önyargılara maruz kaldılar. Avrupa’da kadınların zayıflığı fikri, Havva’nın İncil’deki Şeytan tarafından baştan çıkarılmasına kadar gitmekteydi. Ayrıca İncil ve Tevrat’taki bazı ayetler cadılık iddialarını desteklemek için kullanılıyordu. Bunlar:

Çık.22: 18 “Büyücü kadını yaşatmayacaksınız.”

Lev.20: 6 “Kim cincilere, ruh çağıranlara danışır, bana ihanet ederse ona öfkeyle bakacak, halkımın arasından atacağım.”

Yar.6:1 “Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu.”

Yar.6:2 “İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler.”

Yar.6:4 “İlahi varlıkların insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi oldukları günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller vardı.”

Aslında bu ayetlerin çoğunda direkt olarak kadınları suçlayan bir şey yok. Fakat bilirsiniz ki yorumlayıcının ve toplumun algısı bunları çok rahat bir şekilde çarpıtabilir. Kitlesel histeriye neden olabilir. İşte cadılık suçlamaları da aynen böyleydi. İnsanlar o dönemlerde, bir şeylere inanma ve birinin arkasından sürüklenme alışkanlıklarına sahiplerdi. Şu anda da böyle ama yine de o döneme nazaran oldukça azaldı. Zira artık çoğu kişi bilgiye rahatça ulaşabildiği için, direkt olarak bir otoritenin bilgisini kabul etmiyorlar. Bu da bizim lehimize olan bir durum. Ama o dönem için bu mümkün değildi.  Bilgi birilerinin tekelindeydi. Dolayısıyla kulaklarda asılsız dedikodular ya da cümleler bilgi gibi dolaşıyordu.

Tabiat Aslında Kadınsıdır

Tabiata bakıldığında kadınsı bir figür gözümüzün önüne gelecektir. Tabiat vericidir ve doğurgandır. Bu yüzden “Tabiat Ana” olarak isimlendirilmiştir. “Doğanın Ölümü” adlı kitabında Carolyn Merchant, kadınların hem “bakire” hem de “cadı” olarak adlandırıldığını; ancak cadı fikrinin, doğaya karşı şiddet sembolü olarak tanımlandığını belirtmiştir. Hastalığa neden olan, mahsulleri tahrip eden, kuşakları yok eden, bebekleri hasta eden, fırtınalar yaratan kısacası doğanın dengesini bozanlar hep cadılar olmuştur. Yani bakirelik masumken, cadılık masumiyetin tam tersi olarak görülmüştür. Hem fiziksel hem de zihinsel âlemlerde kadınları -özellikle de cadı olarak görülen kadınları- kontrol ederek, bu kaosun yok edilebileceği inancı da bununla birlikte şekillenmiştir. Merchant ayrıca 16. yüzyılın cadı katliamlarının vahşi ve kaotik olduğunu belirtmiştir. Kadınların bir şekilde bastırılması ve ait oldukları yerde yani evlerinde tutulmaları gerekiyordu. Bu nedenle 16. yüzyılda kadınlarla ilgili bu minvalde olumsuz bir dini görüşün geliştiğini görebiliriz. Burada olan aslında din ile toplumsal yaptırımın birbirine uydurulmasıdır. Yani tam olarak, erkeklerin ihtiyaçlarına hizmet etmek için zaten alt sınıf olarak görülen kadının bu sınıfta kalmaya devam ettirilmesi…

Marksist Çatışma Teorisi’nin iddia ettiği proleterya (işçi sınıfı) ve burjuva (işveren sınıfı) arasındaki ekonomik çekişmenin, kadınların cadı avı olayını açıklamada kullanılabileceğini savunan Keith A. Roberts ise, bu teorinin katı cinsiyetçiliğin dini yönünü anlamada da ayrıca faydalı olabileceğini savundu. Toplumsal gerginlik ve çatışma, özellikle ekonomik alanda zirvede olduğunda, çatışma dini alanda da kendini gösterebilir. Mesela; günümüzde kadınların iş hayatına katıldıkları için işsizliğin arttığını iddia eden siyasilerin olduğu gibi… İşte kiliseler de o dönemde kadınları “geleneksel role” geri döndürmek için ellerinden geleni yapmaya çalıştılar ve Roberts, bunu başarmaları için o dönemin insanlarının iki olguyu temel aldığını söylemektedir. Bunlar:

  1. Kadın için bir erdem timsali olan Meryem Ana’nın yaşantısının model olarak gösterilmesi ve bazı kadınların bu yaşantıdan farklı yaşamaları,
  2. Bazı kadınların geleneksel anlayış tarafından uygun görülen davranış normlarından sapmaları. Yani çocuk yapmak, ev işi yapmak ve kocasının isteklerine boyun eğmekten farklı olarak davranmaları diyebiliriz.

Bazı araştırmacılar ise; cadı avına maruz kalanların çoğunun, ailedeki erkek varislerin mirasını alan bekâr kadınlar veya dullar olduğunu savunmuştur. Bu da Marksist çatışmayı destekler niteliktedir. Çünkü o dönemlerde mülk üzerinden güç elde etmek yaygındı. Genelde toprak ağaları, senyörler, mülk sahipleri toplumda ayrıcalıklı konum elde ediyorlardı. Dolayısıyla bu kadınlar bir hedef haline gelmiş ve onları ortadan kaldırmanın en kolay yolu olarak da cadılık suçlamaları görülmüştür. Bu dönemlerde bazı kişilerin bir anda sebepsiz zenginleşmesi bununla alakalıdır.  Bunun yanında sadece varlıklı kadınlar değil; o dönemin toplumunun fakir ama marjinal olan kadınları da hedef gösterilmiştir.  Burada marjinallikten kasıt; kadının çok güzel ya da fazla çirkin olması, eğer çok sık dua ediyorsa; çok günah işlediğinin düşünülmesi, sabahları uyanamıyorsa; gece şeytanla seks ayini yaptığı düşüncesi gibi hiçbir gerçekliğe uymayan suçlamalar da vardı. Bu gibi kadınlar gözlemleniyor ve damgalanıyorlardı. Üstelik düşman en yakınındaki kişiler bile olabiliyordu. Kısacası, bir kadının cadı olabilmesi için birçok sebep vardı.

Orta çağda ve erken modern Avrupa’da kadınların cadı olarak zulüm gördüğü dönem, günümüz bazı araştırmacılarını ve tarihçilerini etkilemiştir. Çoğu cadıları zulümlere karşı hayatta kalmak için mücadele eden kahraman figürler olarak görmüştür. Kısacası, çağın ilk feministleri olmuşlardır. Bazı diğer araştırmacılar ise cadılığı; farklı toplumların cinsiyet ve sınıf beklentilerini nasıl yarattığını ve şekillendirdiğini ortaya çıkaran bir sosyal yapı olduğunu düşünmüşlerdir.

En Ünlü Cadı Avı Olayı: Salem Cadılık Yargılamaları

Salem cadılık yargılamaları, 1692-1693 yılları arasında o zamanlar bir sömürge olan Amerika’nın Massachusetts eyaletinde gerçekleşti. 200’den fazla kişi cadılık yapmakla suçlandı ve idam edildi. Sonunda eyalet, yargılamaların bir hata olduğunu kabul etti ve mahkûm olanların ailelerine tazminat ödedi. Ama o zamandan beri yargılamaların hikâyesi paranoya ve adaletsizlikle eşanlamlı hale geldi.

Salem kasabası, o zamanlar yaklaşık 500 kişilik bir topluluktu. Kasabanın önde gelen iki ailesi (zengin tüccarlar ile güçlü bağlantıları olan aileler) arasındaki rekabetin daha da artmasıyla, kasabada fark edilebilir bir sosyal bölünme yaşanmaya başladı. Kasaba için daha fazla özerklik ve refah isteyen ve köyün önde gelen ailelerinden olan Putnam ailesinin etkisiyle köyde çatışmalar baş göstermeye başladı. 1689’da Putnam’ların  da etkisiyle, bir tüccar olan Samuel Parris, cemaat kilisesinin papazı oldu. Harvard Koleji’nde (şimdi Harvard Üniversitesi) teolojik çalışmaları mezun olmadan önce kesintiye uğrayan Parris, kariyerini iş ve din dünyasından vekilliğe dönüştürme sürecinde idi. Salem kasabasına karısı, üç çocuğu, bir yeğeni ve iki kölesi (erkek olan John, kadın olan Tituba) ile birlikte geldi. Parris’in köleleri ve etnik kökenleri arasındaki ilişki konusunda belirsizlik vardı. Bazı alimler Afrikalı olduklarına inanırken, bazıları da Kızılderili olduklarını düşünüyordu. Ama Afrikalı oldukları inancı daha fazlaydı. Zira bir süre sonra bu durum, onların aleyhine kullanılacaktı.

Parris o zamanlar köyün Püriten (16. ve 17. yüzyıllarda I. Elizabeth‘in İngiliz Kilisesi‘nde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendisini “saflığı” aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir.) hakimiyetindeki cemaati ile bir sözleşme yapmak istedi. Bu sözleşmede fazla mülkiyet talebi vardı. Ayrıca vaazlarında cemaatin kendi içerisinde bölünmesine neden olan konuşmalar yapmaya başladı. Bu süreçte kasabada Salem yanlısı ve Parris karşıtı ayrımları baş göstermeye ve gerginlik yükselmeye başladı.

Olayların Başlangıcı

Parris’in kızı Betty (yaş 9) , yeğeni Abigail (yaş 11) ve arkadaşları Ann Putnam Jr. (yaş 12)  bir süre sonra fal bakma işine kendilerini kaptırdılar. Kasabanın sakinleri kızlara kehanet ve fal bakma işini Tituba’nın öğrettiğini düşünüyorlardı. Zira Tituba, Afrika kökenli bir köleydi. Dolayısıyla özelikle Vudu (Voodoo) konusunda çocuklara anlattığı hikayelerin, kızların bu işlere merak sarmasında etkili olduğunu düşünüyorlardı. Ocak 1692’de olay farklı yönlere gitmeye başladı. Masum fal bakma işi, Betty ve Abigail’in tuhaf davranışlar sergilemesiyle masumiyetini kaybetmeye başladı. Kızlar kendilerini histerik bir şekilde yerlere atıyor; vücutlarını çarpıtıyor, cimdikliyor, çiziyor ve çığlık atıyorlardı.

Bu duruma şuanki modern tıp ile bakıldığında; çocukların bu şekilde davranmalarında beyin iltihabı, astım, lyme hastalığı, epilepsi, psikoz, çocuk istismarı gibi durumların etkili olduğu düşünülebilir. Fakat bu davranışların daha sonra kasabanın diğer kadınlarına da yayılması, o dönemde büyü söylentilerini alevlendirmeye başlamıştı bile. Tıbbın da o zamanlarda henüz gelişmediğini düşünürsek, insanların aslında gerçekten hasta olan bu kızları, cadının büyüsü neticesinde öyle davrandıklarına inanmalarına ikna etmek oldukça kolay gözükmekte. Ayrıca bu olayın bir benzerinin Boston kasabasında da yaşandığı iddiası özellikle Cotton Mather’ın(Cotton Mather, Puritan bakan ve yazar. Hibridizasyon deneyleri ve hastalık önleme için aşılamayı teşvik etmesi nedeniyle bilimsel bir miras bıraktı, ancak bugün en sık Salem cadısı yargılamalarına katılmasından dolayı hatırlanıyor.) bunu “Büyücülük ve Possesyonun Unutulmayacak Kanıtları” adlı kitabında da yazmasıyla daha da körüklenecekti. Üstelik bununla da kalmayacak, çocukları muayeneye gelen doktor William Grigs de suçu doğa ötesi güçlere atacaktı. Onun iddiası; Tituba’nın çocuklara büyü yaptığı ve bunu çocukların idrarını kullanarak hazırladığı kek sayesinde gerçekleştirdiğiydi. İşte size modern tıbbın karanlık tarihi….

Üç Cadı

“1692’de Salem sakinlerinin yaşadığı garip rahatsızlıklar; yani sanrılar, kusma, kas spazmları gibi semptomlar 1976’da Science dergisinde yayınlanan bir araştırmada, mantar ergotunun  (çavdar, buğday ve diğer tahıllarda bulunur) fazla tüketimi sonucu da kaynaklanabileceği belirlendi.” (history.com)

Parris’in köy cemaatinden gördüğü baskı neticesinde Betty ve Abigail bir süre sonra Tituba ve iki kadın tarafından büyülendiklerini itiraf ettiler. Tituba haricindeki bu kadınlardan biri, cemaatin dışlanmış üyelerinden olan Sarah Good ve yaşlı bir kadın olan ayrıca kölesiyle romantik bir ilişki yaşadığı için cemaatten dışlanan diğer bir üye olan Sarah Osborne’du.

Tepkilerin büyümesi ve baskılar neticesinde 1 Mart 1692’de köye gelen yargıçlar, John Hawtorne ve Jonathan Corwin bu kadınların mahkeme süreçlerini yönettiler. Tituba ve Osborne defalarca suçsuz olduklarını söylediler, fakat ne yazık ki gördükleri işkencelerden ve baskılardan dolayı şeytanın onları ziyaret ettiğini ve anlaşma yaptıklarını itiraf ettiler. Bunun yanında 7 kişinin daha ismini vermek durumunda kaldılar. Aslında burada sadece işkence gören bu kadınların sırf işkencelerden kurtulmak için mecburen bu şekilde itiraflarda bulundukları da bir gerçek.

Tituba, Parris’in de etkisiyle ölümden kurtuldu. Fakat diğerleri onun gibi şanslı değildi. Yargıçlar ve cemaat artık daha histerikleşmiş ve bu itirafla birlikte kasabalarında daha fazla cadı olduğuna inanmaya başlamışlardı. Bu itirafları da kanıt olarak sunmuşlardı. Şimdi toplu bir cadı avı başlayacaktı. Bu diğer kişiler arasında Ann Putnam Jr. ve annesi, kuzeni Mary Walcott, Putnam’ların hizmetçisi Mercy Lewis de vardı. Burada dikkat çeken diğer bir unsur, sadece itiraflarda isimlerinin geçmesi değildi. Bu kadınların oldukça marjinal ve geleneksel normlara uyan bir davranış göstermedikleri için de bizzat cadı olarak nitelendirilmeleriydi. Size yukarıda bahsettiğim güzel olmak, çirkin olmak, geleneksel kadın modeline uymamak durumu. Ayrıca bunun yanında mal varlığını elde etmek de vardı.

İdamlar

Haftalar süren yargılama ve işkenceden sonra 27 Mayıs 1692’de Massachusetts Valisi Sir William Phips, Salem köyünde resmi bir mahkemenin toplanmasını talep etti. Phips’in başkanlığında 7 kişilik bir yargı ekibiyle toplanan mahkemede sanıklar kendilerini avukatları olmadan ve  üzerlerinde onlarca nefret dolu bakışla umutsuzca savunmaya devam etti. Mahkemede sunulan belki de en şeytani ve asılsız kanıt;  kızların bedenlerindeki çizikler ve morartılardı. Bunlara ancak şeytan ve onun anlaşma imzaladığı cadıları sebep olabilirdi. Üstelik onları suçlayan kızlar ve diğer kadınlar da mahkemede kesinlikle bu kadınların şeytana taptıklarını savunuyorlardı. Yani maalesef kadın, kadına karşıydı. İtiraf edenler işkencelerden kurtuldu; fakat direnenler daha sert işkencelere maruz kalacaktı. İlk önce Britget Bishop ardından diğer kadınlar asılarak idam edildi. Bazıları ise; üzerlerine ağır taşlar konup, ezilerek ölüme mahkum edildiler.

İşte Salem’de asılan ve öldürülen kişilerin bir listesi:

Bridget Bishop (10 Haziran 1692)

Sarah Good (19 Temmuz 1692)

Elizabeth Howe (19 Temmuz 1692)

Susannah Martin (19 Temmuz 1692)

Rebecca Nurse (19 Temmuz 1692)

Sarah Wildes (19 Temmuz 16) , 1692)

George Burroughs (19 Ağustos 1692)

Martha Carrier (19 Ağustos 1692)

John Willard ( 19 Ağustos 1692)

George Jacobs, Sr (19 Ağustos 1692)

John Proctor (19 Ağustos 1692)

Alice Parker (22 Eylül , 1692)

Mary Parker (22 Eylül 1692)

Ann Pudeator (22 Eylül 1692)

Wilmot Redd (22 Eylül 1692)

Margaret Scott(22 Eylül 1692)

Samuel Wardwell (22 Eylül 1692)

Martha Corey (22 Eylül 1692)

Mary Easty (22 Eylül 1692)

Bu listede yer alan Sarah Good asla cadı olduğunu kabul etmedi, ancak mahkeme kayıtlarına göre, Osbourne’u kızlara eziyet etmekle suçladı. Muhtemelen suçu kendinden uzaklaştırmak için böyle söyledi. O durumda yoğun işkence gören ve sonu ölümle biten ağır yargılamalar cadılıkla suçlanan kadınların bazen bu şekilde davranmalarına neden oluyordu. İşte yargıç ve Sarah Good arasındaki diyalog:

[Hathorne]: Sarah, ne yaptığını görmüyor musun? Neden bize gerçeği söylemiyorsun? Neden bu zavallı çocuklara işkence ettin?

[Good]: Onlara işkence etmedim.

[Hathorne]: O zaman bunun için kimi görevlendirdin?

[Good]: Ben kimseyi görevlendirmedim. Kimseye eziyet etmedim.

[Hathorne]: O zaman bu çocuklar nasıl işkence gördüler?

[Good]: Nereden bilebilirim! Buraya diğerlerini de getirdin, ama sadece beni suçluyorsun.

[Hathorne]: Peki, bunu yapan kimdi?

[Good]: Bilmiyorum, belki toplantı evine getirdiklerin…

[Hathorne]: Seni toplantı evine getirdik.

[Good]: Ama iki tane daha kişi getirdin.

[Hathorne]: O zaman çocuklara işkence yapan onlardan biri miydi?

[Good]: Evet, Osbourne’du.

Good, ne kadar dikkati kendinden çekmeye ve hayatını elinde tutmaya çabalasa da, nihayetinde mahkum edildi, fakat hamileydi. İnfazı çocuğunun doğumuna kadar ertelendi. Good’un bebeği doğumdan kısa bir süre sonra hapishanede öldü.

İdamların Sonrası

Gelecek yıllarda, davalara katılanların çoğu yaptıklarının hata olduğunu kabul etti. Ocak 1697’de Massachusetts Genel Mahkemesi, yargılamalardan kaynaklanan trajedi için o günü tefekkür günü ilan etti. O ay, hakimlerden biri olan Samuel Sewall, kendi hatasını açıkca kabul etti ve yargılamalardan dolayı suçluluk duyduğunu belirtti. 1702’de genel mahkeme, yargılamaların yasa dışı olduğunu ilan etti. Yetkililer bu kıyım için kurbanların ailelerine 600 pound ödedi. 1957’de Massachusetts eyaleti duruşmalar için resmen özür diledi. Fakat ne yazık ki, bu geç özürler acı içinde ölen kişilerin ruhlarına ve ailelerine teselli oluşturmuyordu.

Cadı avı Salem kasabasında başlasa da; Amesbury, Andover, Salisbury, Topsfield, Ipswich ve Gloucester gibi komşu kasabalara  da hızla yayıldı. Bu kasabaların çok sayıda sakini Salem’e getirildi ve yargılandı. Yani kısaca Salem, cadıların yargılanma yeri olmuştu. Cadı yargılamaları sona erdiğinde kasabada birden kuraklık, ekin kayıpları, çiçek hastalığı salgınları ve Kızılderili saldırıları gibi birçok talihsizlik yaşanmaya başladı. Kasaba halkının birçoğu Tanrı’nın onları bu yaptıkları haksızlıklar için cezalandırdığını düşünüyordu. Belki de cezalandırıyordu kim bilir. Bir süre sonra 1706’da yargılamalarda başrol oynayan Ann Putnam Jr. da bir itirafta bulunacaktı:

 “Kimseyi bu ağır suçla yargılanması için bir araç yapmamalıydım. Hayatları onlardan alındı. Ben Şeytan’ın aldatmacasına kandım. Bu toprağın, masum kanlarla sulanmasına neden oldum. Aslında bunu öfke ve kötülük niyetiyle yapmadım. Çünkü hiçbirine karşı böyle bir hissim yoktu; ama yaptığım şey cahilceydi. Özellikle, Nurse ve iki kız kardeşini suçladığım için üzgünüm. Böyle olsun istememiştim. Onlardan ve ailelerinden af diliyorum.”

Bu trajik olay kasaba halkına ders olmuştu. Herkes pişmandı. Bir süre sonra cadı avı olayı yavaş yavaş tarihin karanlık sayfalarına gömülmeye başlayacaktı. Ama şu zamana kadar yapılan işkenceler ve ölümler aslında hiçbir toplumun masum olmadığını bize gösterecekti. Özellikle Salem gibi bir yerde kasabanın güçlü ve prestijli üyelerinin cadı olarak suçlanması, bize bu kişilerin sosyal statülerinin ellerinden alınması için bir araç gibi kullanıldığını göstermekteydi. Ayrıca erkekler ve kadınlar arasında mesleki ve ailevi rolleri arasındaki hala bile süren toplumsal çatışma, cadılık soykırımın merkezinde neden özellikle kadınların yer aldığını göstermektedir.

Dünya tarihinde kadınlara uygulanan nice vahşet arasında sanırım en ağırlarından biri cadı avcılığıydı. Burada hem kadının konumuna karşı bir düşmanlık, hem de o dönemin ruhban sınıfının büyü, cadılık gibi durumlardan duyduğu korkuları yansıtmaktaydı. “Cadı avcılığı ruhban sınıfı tarafından toplumu kötülükten arındırma amacıyla başlatılmış olsa da, din adamlarının cinsel yaşamdan ve kadından uzak olmalarının baskısı altında yaratılan cadı imajı, bastırılmış cinsel fantezi ile birleştiğinde, öfke, nefret ve kin kadınların işkence ile öldürülmelerine kadar gitmiştir.” (Alıntı: 1450-1750 Yılları Arasında Avrupa’da Cadılık- Yücel Aksan)

Yazımı noktalarken; bu yazıyı bütün şiddet gören, tecavüze uğrayan, öldürülen ve haksız yere bu gibi muamelelere maruz kalan tüm kadınların ruhuna ithaf ediyor ve ilgilenenler için hazırladığım cadılık ile ilgili kısa tarihsel tabloyu aşağıda ekliyorum. Biz kadınlar özel yaratıklarız, işte bu yüzden daha çok bastırılmaya çalışılıyoruz. Ama biliyoruz ki, bu sonsuza kadar böyle gitmeyecek. Elbet sonun aslında yeni bir başlangıç olacağının farkına varacaklar…

©Yazının tüm hakları tarafımıza aittir. İzinsiz veya yazarın adı kullanılmadan kopyalanamaz, alıntılanamaz ve paylaşılamaz.

Kaynaklar:

https://www.youthkiawaaz.com/2019/06/witch-hunt-in-16th-century-europe/

https://www.historyextra.com/period/history-witches-facts-burned-hanged/

https://www.thoughtco.com/european-witch-hunts-timeline-3530786

https://www.history.com/topics/colonial-america/salem-witch-trials

https://www.smithsonianmag.com/history/a-brief-history-of-the-salem-witch-trials-175162489/

https://historyofmassachusetts.org/the-salem-witch-trials/

https://historyofmassachusetts.org/sarah-good-accused-witch/

https://wgntv.com/2019/10/27/the-real-history-of-the-salem-witch-trials/

https://wanderingcrystal.com/history-of-the-salem-witch-trials/

https://www.britannica.com/event/Salem-witch-trials/The-trials

Tarih İncelemeleri Dergisi XXVIII / 2, 2013, 355-368 – 1450-1750 YILLARI ARASINDA AVRUPA’DA CADILIK – Yücel Aksan

 

Exit mobile version