Her kayıp, insanın başka bir hayati damarını keser.
İnsan acıyla karşılaştığında, onu neyle ölçebilir ya da başkalarının ölümlerine bakıp kendi acısını hangi teraziyle ölçmeye çalışır. Daha büyük mü? daha küçük mü? daha ağır mı? daha katlanılır mı? Sanki tartılabilirse hafifleyecekmiş gibi. Oysa yas denilen o garip hâl ne günlere sığar ne rakamlara. Başkalarının acısıyla kıyaslanınca anlam kazanmaz. Bir kaybın insanda açtığı boşluk niceliksel değildir; nitelikseldir. Çünkü bazı acılar sessizce içe çöker, bazılarıysa insanın hayatının temellerini yerinden oynatır, üzerine ördüğü binaları yıkar, altında bırakır ve tarumar eder…
Kimi insan, acısını içine gömer ve yaşamaya devam ediyormuş gibi yapar. Kimi ise kaybın ardından artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilir. Kimisi de alır başını gider dibine kadar yaşar kaybını… Psikoloji ve psikiyatri literatürü de tam burada susar ve başını sallar: “En büyük acı hangisi?” sorusu burada o kadar anlamsızdır ki ne dersen tanımsız ne söylersen gereksiz ve ne yazarsan karşılıksız kalır… Asıl soru şu olur: Kayıp, insanın hangi hayati damarını kesmiştir ve onu can evinden vurmuştur?
Bugüne kadar ölümleri sadece izleyip, insanların acılarına baktım. Ne zaman ki ölüp gelip kapımı çaldı işte orada yas sürecini gözlemlemek yerine; etkisinin derinliğine, süresine ve insanın kimliğinde açtığı yaraya bakmayı öğrendim. Çünkü yas, yalnızca birini kaybetmek değildir; bazen kendinden bir parçayı da toprağa vermektir ve canından can koparmaktır… Dedim ya hep insanların kayıplarına bakıp durdum ve onların sancılarını hissetmeye çalıştım. Bu empatinin nafile bir çaba olduğunu yakın birini kaybedince anladım. Sonraki süreçte acıyı yaşayanların onu yaşama derinliğini sorgulamaya başladım. Hatta bir arkadaşımla sohbette onun “ne ilginç kayıp aynı ama herkes farklı türde acılar çekiyor” demesi üzerine, insanların yas sürecini nasıl yaşadıklarını merak edip biraz araştırma yaptım. Öğrendiğim, fark ettiğim, durduğum, sustuğum, kalbimdeki yaranın derinliğinde duyumsadığım tanımları bugünden geçmişe dönerek dile getirmeye çalıştım. Kardeşimin vefatı sonrasında babamın yaşadığı yas süreci sonrası şunu fark ettim…
Evladını Kaybeden Babanın ve Annenin Acısı
Evlat kaybı, yalnızca bir ölüm değildir. Zamanın yönünü şaşırdığı andır. Anne-baba için dünya, bir daha eski düzenine dönmez; çünkü doğa bile bu kaybı kabul etmez. Onun düşlediği sıralı ölümdür ve sırasını şaşırmıştır Azrail. İlk alması gerektiğini düşündüğü es geçip en son alması gerektiğini düşündüğü kişi almıştır… Özellikle baba; kendini en güvende hissettiği babalık rolündeki, koruyan, kollayan ve geleceği inşa etmeyi sağlayan kimlik olmayı yitirir. Bu acı, mezarlıkta bitmez; mutfakta, odada, geleceğe bakarken yeniden başlar. Ve insan ilk kez şunu hisseder: Bazı ölümler sıralı olmalıdır öyle olmadığı zaman yaşayanı da beraberinde alır götürür ve geride kocaman bir enkaz bırakır. Gözyaşı ise en çok babalara ağır gelir ve onda hüsrana uğramış bir kralın çaresizliğini doğurur…
Eşini Kaybeden Kişinin Acısı
Eş kaybı, bir insanın yokluğundan çok daha fazlasıdır. Hayatın birlikte kurulmuş ritmi susar. Sabahlar eksik uyanır, geceler yarım kalır. Aynı evde yaşanır ama artık kimse “biz” diye konuşmaz. Bu yas, kalabalıkların içinde bile yalnız kalabilmenin adıdır. İnsan, aynı hayatı sürdürür ama aynı hayatta yaşamaz artık. Evi çatısızdır ve çocuklarının babası/annesi artık yoktur… Yalnızlık bile kendisine üzülür ve üşür…
Annesini ya da Babasını Kaybeden Çocuğun Acısı
Anne ya da baba kaybı, insanın arkasındaki son duvarın yıkılması gibidir. Yetişkin bile olsan, bir anda savunmasız hissedersin. Dünya artık daha serttir, ölüm daha yakındır. Küçük bir çocuk içinse bu kayıp, “biri beni koruyor” duygusunun sessizce çekip gitmesidir. İnsan o an büyür ama güveninden bir parça eksilerek, kaybolarak yaşar… ve gariptir ki insan annesini değil babasını kaybettiğinde geleceğini kaybettiğini düşünür, yarınlarını yitirir, kaybolur… Güçlü olması gerektiğini düşünür, erken gittiği için babasını/annesini suçlar ve öfkelenir. Öfkesi de ebeveyninin gidişine değil, kendi başına kalışına olur…
Kardeşini Kaybedenin Acısı
Kardeş kaybı çoğu zaman fark edilmez. Çünkü herkesin önceliği anne baba eş ve çocuklara olur. Yani başka acılar daha baskın olur ölümlerde. Oysa kardeş, insanın çocukluğunun canlı tanığıdır. Aynı ev, aynı sırlar, aynı yıllar… Kardeş gittiğinde yalnızca biri eksilmez; geçmişin yarısı sessizleşir. Ve kalan, ilk kez kendi ölümlülüğüyle göz göze gelir. Silinmiş hatıraları canlanır, yaşayamadığı her anın pişmanlığı sarar düşlerini, yapamadıklarına pişman, yaptıklarına müteşekkir olur. Ne ağlaması bellidir ne yasının derinliği. Kimsenin fark etmediği acısını o da fark etmez. Anneye, babaya, eşe, çocuklara karşı güçlü olmak, ben buradayım demek için dimdik durması gerekir ama kalesi tarumar olmuştur ve diyecek sözleri bile kalmamıştır artık… Sen kardeş kaybı nedir bilir misin? Kayıpların tüm hikayeleri yeni baştan yazman gerektiğini sana anlatan bir başlangıçtır ve artık sadece elde kalanların hayatlarında bir iz bırakmanın gerektiğini düşünürsün. Bir yanın eksik, diğer yanın acılı iken yaparsın bunu…
Dostunu Kaybedenin Acısı
Dost kaybı, adı konmamış bir yas taşır. Kimse sana ne kadar üzülmen gerektiğini söylemez. Çünkü kan yoktur, resmiyet yoktur. Oysa bu bağ, tamamen seçilmiştir. Aynı değerlere, aynı hayata “evet” demiş iki insanın yollarından biri ansızın eksildiğinde, kalan sessizce yas tutar. Bu acı görünmezdir ama en derinden sızanlardandır. Yası kısa sürer ama izi hatırlandığında tatlı bir tebessüm ile yer eder insanın yanı başında…
Sonuç: Yas Bir Yarış Değil, Bir Tanıklıktır
Yas karşılaştırılamaz. Kimsenin acısı bir başkasınınkini geçmez ya da geride bırakmaz. Her kayıp, insanın başka bir yerini kanatır. Kimi geçmişini yitirir, kimi geleceğini. Kimi kimliğini, kimi dünyayla kurduğu güven bağını kimi de her şeyini…
Hayat şunu gösteriyor hatta deneyimletiyor; yas, unutularak iyileşmez. Yas, tanıklık edilerek taşınır. Susturulan, küçümsenen, aceleyle geçiştirilen acı derine çöker ve bir gün başka bir dilden konuşur.
Bu yüzden en sağlıklı yaklaşım, acıyı ölçmek değil; ona alan açmaktır. Çünkü yas, insanın sevme kapasitesinin sessiz ama en sahici kanıtıdır. Yasa konu olan kaybı yaşayanın vicdanı da bu süreçte onu ya derinlere gömer ve yüreğini yakar ya da tatlı bir huzur ile gözyaşıyla yıkanır….



