Canımın Gizlisinde Bir Can*

“Her karşılaşmamızda ikimiz de biliyoruz neler hissettiğimizi. Acı gerçeklerin farkına varana kadar, geçmişin salıncağında şiirler okumaya devam edeceğiz. Kısa bir süreyi, tüm ömür yapmak için yeterli olan da bu değil midir? Aşkımız, işte bundan dolayı körelmeyecek. Beraber yaşarsak katilimiz oluruz, bunu sen de biliyorsun.“

“Hiç”likte varoluşu arıyorduk. Birlikteliğimizde yirmi dört saati bile beraber geçiremeyecek olmanın getirdiği gerilim azaltmaya başlamıştı tekliğimizi. Kıskançlıklar, ilgisizlikler, yalanlar… Şiddetin efsanesini oluşturduk cehennem kapılarında. Şimdi yeni bir “yol”un başında olduğumuzu anlatırken, hem kendini, hem de beni ikna etme çabasındaydın.

“Geçmişin özlemini çeken hasta ruhlu iki aşığız biz; inan bana, bir fahişe ile sahtekarın aşkı daha edebidir. Zaman bizi beklemedi. Sen ve ben iki ayrı yolda gidiyoruz, işte bu yüzden gerçek aşkı hep yaşayacağız. Her karşılaşmamızda yeniden canlanacak aşk. Kısacık bir “An”da tüm yaşamı sevgimizle dolduracağız; sonra yeniden ayrılacağız, belki yıllarca görüşmeyeceğiz. Ama bir düşün, ne tatlı, ne ihtiraslı buluşmalar bizi bekleyecek. Hayal ettiğimiz mutlulukları kaybetmeyeceğimizi bileceğiz.”

Birlikteliklerin, aşkların ve özlemlerin anlamını gitmelerde çoğaltıyorduk. Gitmeler cinayetti. Cinayetin işlendiği yer gecenin karanlığıydı. Ve bıraktığımız delillerden, ölüm zamanının şafak kızıllığı olduğunu bilecekti dedektifler.

İkimizin de zehirlendiğini ve eski saflığımızın yok olduğu günlere geldiğimizi söylerken, ucuz şarabımızın sonunu yudumluyorduk, gözlerimize kan oturmaya başlamıştı. Seninle yalnız kalacağımız saatlerin düşünü kurarken, kalkıp gitmeyi düşünüyordun. Çocuklar gibi olduğumuz, “bir varmış- bir yokmuş” ile “gökten düşen üç elmanın” arasında yaşadığımız fırtınalar hep ilk defa başımıza geliyor gibiydi ve “Mutlu Son”a ulaşmadan masal, elmaları kaybediyorduk.

Belki de bundan dolayıydı aramızdaki çekim ve akış: Kaybetmeyi seviyorduk. Ayrılmamak için ayrıydık, yitmemek için kayıp. Çıkmaz yolların duvarlarına çarpmak üzereyken, son bir çıkış oluyordu bu görüşmeler: Alkol denizlerinin hırçın dalgaları arasında, su alan bir sandalın içinde afyonlanmış düşleri yaşamayı seviyorduk! Sigara içmek istedim.

“Sigara içebileceğin tek yer bahçe” dedi. Dairenin anahtarlarını elime tutuşturarak dışarı çıkarttı.

“Sen sigaralarını içerken ben de çocuğu uyuturum.”

Yedi kat aşağı inip, yedi adet sigara içtim. Yanında sigara içmemi istemiyordu. Havanın ayazı benimle çiftleşmek istemedi, soğuk kırbacıyla hırpaladı çokça! Ne işim vardı burada? Onun evinde olmak canımı sıkıyordu. Başkasına ait olan bir kadının, başkasına ait olan evinde ne işim vardı? Benden bu akşam, kurduğu sahnede ve yazdığı tiyatro oyununda hangi rolü oynamamı istiyordu? Ama ben rolünü unutmuş alkolik bir aktördüm çoktandır. Yukarı çıktım tekrar. Komodinin üstünde, gözlerini kırpmadan bizi seyreden hayatındaki gerçek aktörün fotoğrafı vardı. Çocuk uyumuştu. Biz, bir düşün dünyasında uyanık olduğumuzun yanılsamasını yaşıyorduk.

“Her karşılaşmamızda ikimiz de biliyoruz neler hissettiğimizi. Acı gerçeklerin farkına varana kadar, geçmişin salıncağında şiirler okumaya devam edeceğiz. Kısa bir süreyi, tüm ömür yapmak için yeterli olan da bu değil midir? Aşkımız, işte bundan dolayı körelmeyecek. Beraber yaşarsak katilimiz oluruz, bunu sen de biliyorsun. Seni yitirmek istemiyorum. Ölünceye kadar sevmek istiyorum. Hasretle, arzuyla, umutla ve anılarımla. Aşkımız hep eskiye sığınış olarak kalacak, sonsuzluğu böyle yakalayabileceğimizi görebiliyorsun değil mi?“

Aşk, büyüsü bozulmasın diye utanarak, korkarak sakladığımız bir duyguydu ve sakladığımız yeri anımsamamak için, hakkında illegal olduğuna dair dedikodular çıkarıp, yasalarla yaşanmasını imkansız hale getiriyorduk. Yerine kutsallaştırıp koyabileceğimiz tek olgu nefretti ve o da yeterince çoktu! Sınırsızdı nefret! Ve ağır darbelerini kaldıramayacağımız bir kuvvet olarak hem içimizde, hem de ilişkilerimizde hiç durmaksızın büyüyecekti.

Kadın sezgilerimle sana şunu söylemek istiyorum: Yapamazsın. Söylerken kolay geliyor ama, dünyada yapamazsın. Bana sorsaydın, başka bir erkekle seni aldatıp aldatmayacağımı ya da seni yalnız bırakıp bırakmayacağımı, yanıt vermezdim ve bana, yaşamın boyunca güvenemeyeceğini anlardın. Ruhumuzun boyaları döküldü, bu bizi tedirgin ediyor işte, ama artık değiştiremeyiz. Öyle temiz, öyle saf yıllarımız gerilerde kaldı. O günleri tekrar yaşayabilmemiz için, eve geç kalan arsız çocuklar gibi olmamız gerekiyor.” Yanıtlarından kaçtığımız sorular vardı daha çok. Yanıtlayamadığımız. Soruları dünde bıraktığımızı sanıyordum; kendimiz bir yanıt olmadık çünkü. Aşkın kendisiydi önemli olan, o dünyanın her bir anını içinde saklayan bir gizdi. Anahtarını biz bulduk ve giz olduk!

Pavlos’un İncil’inde şöyle yazar,

“Çünkü Tanrı, merhametini herkese göstermek için, herkesi söz dinlemezliğin tutsağı kıldı.” 

Beraber yaşama ya da ayrılma çelişkisinin değiştirilme olasılığı düşüktü; beklemek her durumda gitmeyi getiriyordu. Tekliğimiz zayıf kalıyordu çoğulluğun karşısında. Söz dinlemezliğe mahkumduk ve merhamet göremeyecek kadar günahkar!

Yanımdan kalktı: “Çocukla yatmak zorundayım, sabah bakıcı gelmeden gitmek zorundasın. Hadi iyi geceler.”

Sabah bakıcı kadın gelmeden kendimi kapının önünde buldum. Hava ayaz, sigaram tükenmiş, yol uzun…

“Yaşıyorduk işte…”

Başlık: Canımın Gizlisinde Bir Can- Ahmed Arif

Hiç’lik Penceresi: Bayram SARI

indigobayram@gmail.com

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir