Dua ve İnsan

Her şeyden önce sevdiğine yönelmek ve kimi sevdiğini açıkça ortaya koymaktır dua. Sevgiliye çağrıdır ve sevginin bir yürekte ses bulmasıdır. “Ben henüz kendimle çok doluyum ama sevebilmek diliyorum, lütfen kabımı boşalt ey sevgili” demektir. Ancak “boş” bir kap, ancak “arı, duru” bir kalp sevgiliyle dolar ve sevgiliden başkasına yer kalmadığında artık tüm varlık bir duaya döner. O yüzden dua “Yükümü, fazlamı sen al ey sevgili” demektir.

Dua ve İnsan
Biz En Sevgilinin sevgisiyle varız, o halde tüm yaşamımız en başından kabul olmuş bir dua sayılır. Ama işte, dileğimizin gerçeğe döküleceği yol, yöntem ve zamanlama da bize değil sevgiliye aittir. O yüzden olanca eksiğimizle, biz isteriz. Sevgiliden lütfunu dileriz. İnsan ancak sevmekle mest olmamışsa sevgiliden verdiğinin fazlasını isteyebilir.

Arayıştır dua; sevgilinin koynunda olup da bir şeylerin eksikliğini çekmek cehaletinden sıyrılma çabasıdır. Elbette cahil, her adımında kendi duvarlarına çarpmak dışında bir seçeneğe sahip olmasa da içine düştüğü acılardan kurtuluşa ve huzura ermeyi murat eder ve arar. Ve dua, henüz kendimi bilmiyor oluşumun ve fakat yolda oluşumun teyididir. Tüm dua, kendini aramak, bulmak ve sevmek üzeredir.

Olanca kaybolmuşluğun içinde niyetini, kime ve neye yöneldiğini açıkça ortaya koymaktır dua; büyüklenmekten geri durmaktır. Niyeti ayrıcalık ve üstünlük elde etmek olan, benliğine aşık ve verdiği her şeyde bir hesap güden, bulduğunu zanneden, beklentilerle dolu bir insan dua edemez. Büyüklenme sevdasından, sevdasına bile teslim olamaz. “Ben! Ben!” diye gezen birisi nasıl olur da tüm gücün, yüceliğin ona ait olduğunu bilerek sevgiliye alçak gönülle ve zarafetle boynunu bükebilir, gönüllü olarak onun önüne başını koyabilir? Dua bize zayıflığımızı, küçüklüğümüzü, acizliğimizi hatırlatır, baştan çıkma meylimizi sonlandırır. Ayaklarımızı yerde tutar ki gereksizce havalanıp başımızı olmadık yeni dertlere sokmayalım.

Dua; hayatta sıkıştığımızda, gelene gidene yetemediğimizde, kaybolduğumuzda, karmaşaya düştüğümüzde bir yardım çağrısıdır. El açarız ki o elden bir tutan olsun. Boş ellerle yakarırız ki avucumuza lütuflar konsun. Kim ki “ben yeterim” der, yanılgıya düşer. Dua; düştüğümüz yerde, düşkünlüğümüzde “Her Şeye Yetene” sığınmak içindir. Ona sığınan için güvendir, ferahlıktır, sevinçtir, büyük bir kolaylıktır.

Bir başkası için bile olsa dua etmek, evvela dua edenin kalbine şifadır; kendi kalbinin saflığını, yüceliğini hatırlatmaktan öteye de aslında anlamı yoktur. Her şeyin adil, dengede ve tam da olması gerektiği şekilde, yani hayrına işlediğini bildiğin bir kâinatta, dua artık gereksiz bile sayılır. O vakit artık ne diye bir şey isteyesin ki? Bu yüzden kalp özünü bildikçe, istemek değildir kutlamaktır dua.

O yüzden şükür en güzel duadır. Çünkü şükür basitçe, memnuniyet hali içerisinde ‘olmak’ demektir; mutlu olmak, memnun olmak, gerçek olmak ve tüm var oluşu kutlamak… Gerçek dua, sana geleni lütuf bilerek ve baş tacı ederek yaşamaktır. İşte bu, sözsüz ve süregiden bir duadır. Bazı sufiler günübirlik dünya meselelerinden çarçabuk geçmek için Allah’a, kendilerine daha çok dert vermesi için dua eder ve bir dertleri yoksa, “bugün beni unuttun mu?” diye de serzenişte bulunurlarmış. Dert, derdin içindeki nimeti, lezzeti bulmak içindir. Her şeyde o lezzeti bulan ise ne dert ister ne de herhangi başka bir şey. Mevlânâ gibi bir çekiç şıkırtısına bile deli olur, pervane olur; döner ha döner.

Hem varlık birdir, her şey birbirine dokunur ve her şey “birlikte” dokunmuştur. O halde dua eden, kendisi için dua edilen ve hatta kendisine dua edilen diye ayırımlar bile yoktur. İkilik değildir dua; dışarıda, uzakta, ayrı bir güce değil kendisine en yakın olana yönelmek, onu hatırlamak, ona dönmek, onunla zevk etmektir. Kendi toprağında yükselip döne döne güneşe uzanan çiçekler gibi kendi rüzgarına boyun bükmek, kendi tozunu savurmak, kendi ışığında yanmak ve kendi kokunla mest olmaktır. Davettir dua, kalbin ışığını, kalbe davet.

İnsan bu kâinatta, her şeyin adil, dengede ve tam da olması gerektiği şekilde ve hayrına işlediğine iman ettiği noktaya eriyinceye dek elbette isteyecek, niyet ortaya koyacak ve dua edecektir. O nokta, seçmemeyi seçmek değildir. O nokta, istememeyi istemek de değildir. O nokta rıza noktasıdır. O nokta, insanın kendi kitabından okuduğu, anladığı ve her haliyle de kendini kendine anlattığı noktadır. İlim o noktadır ve gerisi de cahilliktir.

Aslında insan için her niyet, her söz, her hareket bir duadır. Kendini hatırlamak ve tümüyle açık, samimi, gerçek, özgür “olmak” ise kendi yüreğinin çağrısına koşmuş gelmiş olmaktır. Hepimize kalpten konuşmak, kalpten yazmak, kalpten hareket etmek, kalpten yaşamak ve paylaşmak ve kendi davetimize icabet etmek nasip olsun.

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir