Allah’a Havale Etmek

Bu cümleyi ilk duyduğumda çocuktum, mahallenin kadınları dedikodu yaparken sürekli olarak birilerini Allah’a havale edip duruyorlardı. Ben de havale eden şeyin bir yere gittiğini, onu orada alan birilerinin olduğunu ve listelediğini sonra da onaya sunduğunu düşünmüştüm.

Olay zihnimde tam olarak şu şekilde canlanıyordu, Melekler gelen bu arzu, istek, dilek, rica, dua ve bedduaları bir kağıda yazıyorlar sonra imza föyü ile Allah’ın yanına çıkıp onay alıyorlar ve dönüp kabul gören havaleleri ilgili yere iletiyorlar. Çocuk aklım ile kurguladığım havale hikayesini büyüdüğümde de farklı yorumlamadım açıkçası. Sadece şunu öğrendim ki o havaleyi alan birileri yoktu yukarıda ve tüm kötülükler de hamle yapmayan ve şiddete maruz kalan kişiye tekrar geri dönüyordu. Yani akıllanmadığı için sürekli olarak o durumun içinde dolanıp duruyordu. Entropi’deki dolanıklık ilkesi gibi değil…

Allah’a Havale Etmek…

Dünyadaki en kolay iştir, hakikatle yüzleşmemek, acı çektiği şey için mücadele etmeden acı çekmeye devam etmek ve kendisinden başka herkesi haksız, suçlu ve acımasız görmek.

Yine bir gün, biri yaşadığı ve içinden çıkamadığı bir olayı havale etmeye çalışırken, ona dur bunu havale etme bu sefer ödemeyi peşin yap ve bunu sana yapan kişiye hissettiğin ne varsa söyle demiştim. Çok zor gelmişti, ben bu davranışın yüzünden mutsuzum demek. Canım yanıyor demek, üzülüyorum demek. Borç verdiği parayı isteyememek gibiydi yaşadığı olay. Aslına bakarsanız verdiği borçları da geri isteyemiyordu ve tahsilat için gökyüzünden de tahsilatçı melekler inmiyordu aşağı. “Sen kendi hakkını aramazsan, kendi varlığını onurlandırmazsan kimse gelip senin kapını çalıp, sana hak ettiğin değeri bahşetmeyecek.” insan bu farkındalığa eriştiği gün, döngü değişecek havale edilmeyen davranış ve olay yetkili merciye direkt ulaşacaktır.

Ayrıca bu havale olayını sadece bizim yaşadığımız coğrafyaya ait bir tutum ve davranış zannediyordum. Gördüm ki en uzaktaki bir ülkede, adına farklı isim verdikleri ilahlarına gönderiyorlardı sorunlarını. Ağlıyor, dua ediyor, çaresiz kalıyor, sevdiği insanlar kollarında ölüyor ve günün sonunda kendisini duymayan ilahının bir ödülü olarak bakıyor yaşadıklarına. Eyüp’ün bedeninden dökülen kurtları geri yerine koymasını bir erdem olarak görüyor ve kendisinin tüm varlığını kurt ile dolduran sisteme karşı duruşunu havale ve dua ile çözmeye çalışıyordu onlarda.

Bunları görünce ve duymaaya devam edince olayı en güzel anlatan tanımın Platon’un Mağara Alegorisi’nde hayat bulduğunu fark ettim… Alegoriye göre bazı insanlar karanlık bir mağaraya zincirlenmişlerdir ve bu insanlar başlarını sağa ve sola çeviremezler sadece karşılarındakini görebilmektelerdir. Doğuştan beri bu mağarada bulunan insanlar mağaranın girişinden yansıyan nesnelerin gölgelerini görür ve bunları gerçeklikleri olarak algılarlar. Nihayet bir gün bu insanlardan bir tanesi zincirlerinden kurtulur ve mağarayı terk eder. Mağarayı terk eden bu insan mağaranın dışında yeni bir gerçeklik ile tanışır ve duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin gerçek olmadığının farkına varır. Bunu mağaradaki arkadaşları ile paylaşmak üzere mağaraya geri döner. Mağaradaki arkadaşları ise mağaranın dışında farklı bir gerçeklik olduğuna inanmazlar. Ve bu insanlara mağaranın dışındaki gerçekliği aktarabilmek de imkânsızdır.

Bu yüzden farkındalığın farkında olanlar istediği kadar yazsın, çizsin anlatsın, karanlıkta kalmayı seçenler hiçbir zaman o ışığı göremeyeceklerdir. Fakat onlar görmüyor diye de susmamak gerek. Ve ey görenler, bilenler, duyanlar “insana ve insanlığa bakıp” kendinize acı çektirmeyin. Anlatın, yazın, çizin, atın ortalığa biri yerden bulup alıp okusun, burada ne demek istiyor bu insan desin ve arasın bulsun kendi hakikatini. Diğer türlü insan hep karanlık dünya hep cehennem…

#ilahiadalet #adalet #allahahavaleediyorum #allahahavaleet #inanç #yaşam #insan

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir