19 Eylül, 2018

Bir Şizofrenin Sandığı

Aydınlanma yolunda, hiçliğe varmak isteyen sarhoş bir filozof olduğumu düşlerdim hep!

Karanlığın içindeyim. Bu korkak ve yalnız saatlerde kedilerden hiçbir farkım yok. Oturup kendi yaralarımı yalıyorum çaresizce. Burada olmam başkasının rüyası olabilir mi? Uyandığında ne anlam verebilecek peki? Buraya neden kapatılmıştım? Tutukluydum. Yalnızdım. Çaresizce, soğuk demirin ürpertisini hissediyordum tenimde. Hücre, gökyüzünü yasaklamıştı umutsuz gözlerime. Dışarıdan gelen korna sesleri, vapur ve martı sesleri mendil mi sallıyordu bana? Hangi bilinmezin yolcusuydum?

Ne kadar saat oldu? Aslında bilmiyorum, tıpkı benden öncekilerin de bilemedikleri gibi. Gece mi? Sanmıyorum. Gece olsa bu kadar hareket olmazdı. Dipsiz bir karanlığa uyanmışım, gerçeklik eğilip bükülebiliyordu komut sertliğinde.

Parmak izi, fotoğraflar, sorgular, avukatlar…

Dört gün içinde çıkarsın demişti yalanına kendi inanan biri. “Dört Gün Sonra!” adını verdiğim bir umuda tutundum. Bugün kaçıncı gün? Beynimin içinde alarm zilleri çalıyor. Tehlike! Ama kabullenmemeliyim. Hayır. Bu bir kabus. Kötü bir rüya. Rakıyı yine fazla kaçırmış olmalıyım. Birazdan uyanacağım ve işime gideceğim, akşam karım ile yine geçim sıkıntılarından birbirimizi tüketeceğiz.

Allah’ım uyanmalıyım artık!

Uykusuzluğun sarmalında uyku düşleri kurardım eskiden, pencereleri açık bir oda da kanepe yalnızlığında uyumaya çalışan bir adamın, kanepe üzerinde huzurla uyuduğunun düşünü. Belki de gördüğüm, uyanık bir adamın uykuyu bekleme düşüydü, huzurla uyuyan da bendim. Kendine özgü anahtarlarıyla kurulan oyuncakların son adımını atar gibiydim, bir iki defa kurulmuştum ve şimdi zembereğim boşalmak üzereydi.

Kendim olduğumda uyum düşleri görür ve onu yaşardım; düşteki bense “Aslına” döneceğinin düşünü görürdü. Kısaca bu düşler, kendi bütünlüğünde ele alındığında bir kabustu. Korkunun böldüğü yaşamlar yalnızlığın girdabında harcanırken, düşler görmek nefes almak gibiydi. Gerçekte yaşadıklarımız ise, nefret, korku, hiçlik, kaçış…Düş tek gerçek. Tutunabileceğimiz ne vardı ki?

Yaşanılan ne varsa, olduğu anda bir gerçeklik kazanıyordu. Yalın bir gerçeğin anlam kazanabilmesi için, imgeleri zenginleştirilmiş düşlere ihtiyaç duyuyordum. Mesai saatlerindeki yavanlık, trafiğin uyandırdığı katliam duyguları, seyretmeye çalıştığımız berbat filmler, başarısız sevişmeler…düş dünyamızda ne önemi olabilirdi ki? Bu yaşama tahammül edebilme gücüdür ve bazılarımız buna “Yalan” der.

Yalan, imgelerle zenginleştirilmiş düşlerin kurgusudur: İşimi sevmediğim halde en riskli kararları alan, en büyük kayıp ve kazançları elde eden bir çalışan adam profili çizerken; ailesi ile hiçbir şey yapmak istemeyen ve devamlı ihanet hayalleri kuran birine dönmem an meselesi oluveriyordu. Başarısız sevişmelerime ideolojik ve felsefi anlamlar yükleyerek, en büyük aşığı oynayan bir “Kazanova” oluyordum sonra. Düşlerimin labirentlerinde sayısız kimliğe bürünebiliyordum.

Bu düşe hangi yalın gerçeklik neden olmuştu peki? Neden bu tutuklu adam düşünü görüyordum. O kadar umutsuz muydum ki, rüyalarımda hapse kaçmıştım?

Eski zamanların buğulanmış anılarından martılar getirmişti hücreme, çığlıkları ile şehrin gürültüsü içinde av olmaktan korkan yanlış bir sevişmeyi! Asla geri dönüş yoktu, bir daha yaşanmayacaktı. Cam kırıklarını batıran bir sevişmeydi. Anısıyla ağıtlar yaktığım, güzel günlerin düşleri gözlerimin önünde belirdi. Ne dünün kapısını kapatabiliyordum, ne de yarının kapısını açmak için herhangi bir çaba gösteriyordum. İki kapısı olan bir koridorda  yaşamayı mutluluk sanıyordum.

Geçtiğim sokaklarda, saklandığım yalnızlıklarda, yaşama karşı duyduğum nefrette ve sevgide; insanların korkunç kalabalığında, polis sorgularında, vergi dairelerinde ve rutubet kokularında yadsıdığım gerçeklik neydi?

Tavanarasına sakladığım, içinde geçmiş dediğim çöplüğün bulunduğu sandığı mı ele geçirdiler yoksa? Bu ihtimal dışı gibi geliyor. Ama neden tıksınlar ki beni buraya? Kesin sandığı ele geçirdiler. İçindeki ıvır zıvırın arasında gözümden kaçan hangi büyük suçu işledim?

Çok eskiden okuduğum bir kitapta keşfettiğim gizemi, siyah- beyaz filmlerde yakaladığım duyguyu ve ilk kez elini tuttuğum sevgilinin titreyen heyecanını aramak gibiydi, yaşadığım şiirin özlem dolu kuralsız dizeleri. Katı ahlakçıların kabul edemeyeceği bir arayıştı, illegal olmak zorunda kalıyordu aşk ve nedense yaşamında bir kez bile yüreğinde o heyecanı hissetmeyen insanların kurallarına uymak zorunda kalıyordu. Ve sandıkta saklanan metinler…

“Bunun için adam mı tutuklanır yahu?”

O sandığı yüzleşmek için bile açmazdım. Kimseye söz etmezdim. Kimse bilmezdi. Yanlış ve kötü bir rüzgarda açılmıştı ilk kez. Pencereyi açık unutan annemle fena kapışmıştık. Panikle dışarı savrulanları toplayıp, sandığın içine tıkıştırmış, üstüne bir sürü eşya koymuştum. Açılmasın, kimse bilmesin diye de sandığın anahtarını denize atmıştım. Beklemediğim bir anda, unutmuş olduğum bir geçmiş parçasından hareket ederek buldular sandığı. Dilim kurudu, gözlerim kararıyor. Sorguda hep geçmişi kurcaladılar. Çıkamayacaktım.

Hücremde yalnızlığın siyah duvarları ile boğulurken, isyanım, yan komşum tutukluyu rahatsız ediyor. Duvara vuruyor ayaklarıyla:

Sevişmelerini böldüğüm insanlar geliyor aklıma, arzunun, şehvetin, dokunuşların iniltilerini bir silah gibi üstüme doğrultan sevgililer; duvarları yumruklayıp, küfür ederlerdi ve ben odamın karanlığının en koyusuna çekilip saklanmaya çalışırdım, nefes bile almaksızın, tıpkı şimdi olduğu gibi. Bir nefesi düşlüyorum yüzümde, bir kalp atışını, sıcak ve ıslak bir öpüşü. Öpüştüğümüz kuytularda ki, fesleğenler katledilirken, unutmanın kolaycılığına sığınmak çok zor geliyor: “Komutan, tuvalete gitmem gerek,” diye, seslenirken.

Karnım felaket ağrıyor. Tuvalete çıkmak, ihtiyacını gidermek için yalnız bir kaç dakika tanıyorlar. Kafa yerde, kimsenin gözüne bakmayacaksın, konuşmak yasak. Sıcak müthiş. İç çamaşırlarım terden ve temizlenememekten berbat, her yanımda sancı. Umut var mı? Yoksa düşeceğim. Bunu kabullenmek zor. Susuzluğun ve açlığın ve baskının verdiği yıpranmışlık. Devamlı uyku hali. Ne kadar daha uyumam gerek dışarı çıkabilmek için? Ya bırakmazlarsa!

Biten aşkların sonrasında çöken ruhlarımızı, depresanlarla yaşamaya alıştırdığımız gibi ya da cinayet gibi ayrılışlar, yalnızlıklar biriktirdiğimizde azaldığımızı sanırken, gelişip- büyüdüğümüzün farkına varırız ya birden, öyle mi olacaktı bu tutsaklığın öğretisi? Bedensel boşalmalardan sonra durulan bir ruhun rehavetini üzerimde hissetmeli miydim? Mantıklı açıklamalarda bulunmayı bırakmalı mıydım? Yoksa, özgür kalana kadar bu gerilimi üzerimde mi tutmalıydım?

Kentin uygar caddelerinden ağır aksak geçerken serseri adımlarımla, uyumsuzluğun şarkısını söylerdim ve sokak köpeği kimsesizlikler büyütürdüm içimde; aydınlanma yolunda, hiçliğe varmak isteyen sarhoş bir filozof olduğumu düşlerdim hep!

“Bir suç var mutlaka. Suç ne? Neden buradayım? Anlamsız, kabullenemiyorum! Asla bu üç adımlık hücrede uyumun şarkısını söylemek istemiyorum! Eve gitmeli buradan çıkınca. Sıcak suyun altında uzunca kalıp, arınmalıyım duvarların ağırlığından. Sonra bir şişe rakı, kadehin içindeki buzların oluşturduğu sislere dalarak unutmalıyım bu anlamsız tutsaklığı. Bu yaşadıklarımı sandığa koymak istemiyorum. Hiç yaşanmamış gibi olmalı.”

Hiç’lik Penceresi: Bayram SARI

indigobayram@gmail.com

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir