Cennetim ve Cehennemim

Derler ki sağ omuzundaki melek; sevaplarını, sol omuzundaki melek ise günahlarını kaydeder… Ya öyle değilse… Sol omuzumdaki melek, hayatımda yaşadığım tüm mutlulukları ve sevinçleri kaydediyorsa ve sağ omuzumdaki melek, tüm acılarımı ve korkularımı… Sonrasında bunları hatırladığımda yaşadığım sevinç; cennetim, acı ise cehennemim oluyorsa… Cenneti ve cehennemi bu bedende her an yaşıyorsam…

Cennetim ve Cehennemim

“Kaç gelecek kopartır insan kendi yaşamından”, bunu hesaplamaya başladığımda, kaç acı varsa yaşadığı ve kaç korku varsa biriktirdiği o kadar yarını eksiltir hayatında gibi bir sonuca vardım. Geçmişin geleceğe alacak olarak kaydettiği korkular, kaygılar, acılar, kayıplar, duygular, eksiklikler ve yoksunluklar sağ omuzun yükü olup, geleceğin bütününden can alacaklı oluyor. Çocuğunu kaybetmemiş birisinin, çocuğunu kaybetmiş bir anne ya da babaya acını anlıyorum demek kadar anlamsız ve çaresizdir yaşadığımız acıların içimizdeki şiddeti. Zaten o acılar değil midir? Travmalar yaşatır bize, can yangınlarımız çoğaltır, sancımıza sancı ekler. İşte buna cehennem diye tanım koymuşlar eskiler… Şeytanımız, acımızın kaynağını besleyen yaşanmışlıklarımız oluyor, ecelimiz ise o şeytanla iş birliğine girip bedenimizi tüketen düşüncelerimiz…

Cennete ve sadede geleyim birazcık. Sevinçlerimiz, neşemiz, mutluluklarımız ve aklımıza dahi gelmeyen yüzlerce sevgi patlamalarımız… Sol omuzumuzun, yani kalbimizin bilgeliğiyle beslenen aşk şarkılarımızın tüm notalarının yazıldığı güzel anlarımız. Ne kadar azlar değil mi? Çok olsalar zaten hayat denen bu masalımsı yolculuğu cennet diye tarif eder dururduk. Fakat ne hikmetse en çok hatırladığımız şeyler, sevinçlerimiz ve mutluluklarımız olmuyor. Buna sebep birazcık da olsa eğitim sistemimiz oluyor diyebilirim. Aile içi eğitim ve terbiyeden başlayıp, okul ve çalışma hayatına kadar olan tüm süreçlerde sadece ve sadece sol beyin üzerinde çalışılıyor. Korkunun, kaosun, acının, stresin, baskının ve tüm natamam fikirlerin inşa edildiği bu hayat formunda, tabi ki sağ omuz (sol beyin sağ omuza hükmeder) sürekli cehennemlik korkuları ve acıları kaydeder.

melekler

Büyürüz büyümesine de içimizdeki çocuk mudur? Zihnimizde yer eden o acıları ve korkuları kaydeden meleğin ahından mıdır? bilinmez, sürekli mutluluğu arar dururuz. Suçlayacak çok kişi ve olay vardır, arada bizde suçluyuzdur. Cezalandırılması gereken çok kişi vardır fakat gücümüz sadece kendimize gider. Konuşacak çok şey vardır ama kendimize susarız. Böylece biriktiririz defteri kebirdeki hesaplarımızı… Kimden alacaklıyız, kime borçluyuz orada bellidir artık. Fakat biz borçlarımıza sadık ve alacaklarımıza suspus olduğumuz için kasamız her zaman açık verir ve açıktan dolayı da acılarımız yel alır ve hastalanırız.

Kitaplar okuruz, eğitimler alırız, tedavi görürüz, kimimiz doktora gider, kimimiz psikolog ve psikiyatriste. Bazen onlar yetmez, hacıya hocaya… Daha da yetmez, şifacılara… Onlarda yetmez dağların en yukarısında oturan bir bilgenin kapısına dayanır… Kurtar beni… Bunların kimi akıl verir, kimi ilaç… Günün sonunda hepsinin ortak kararı şu olur, “içinde”… Her ne varsa içinde var, onu bul ve temizle… Hayatını kronolojik olarak incelersin ve içimdeki hangi olay der durursun. Babamın dövdüğü o an mı? Annemin sürekli şiddeti mi? Uğradığım taciz mi? Sürekli gasp edilen haklarım mı? Arkadaşlarının ihaneti mi? Dost sandıklarından yediğin kazıklar mı? Öğretmenin sınıftaki tüm arkadaşlarının arasında seni küçük düşürmesi ve aşağılaması mı? Şirketteki yöneticinin kendi makamını korumak için seni harcaması mı? Bütün ömrünü feda ettiğin eşinin ya da çocuğunun seni bencillikle suçlaması mı? Sana içine bak diyen kendi içinde nerede acaba onu biliyor musun? Tüm bunlarla kim muhatap oldu? Akıl vermek kolay da gelip senin benliğine ve zihnine yerleşip senin yaşadıklarını yaşasa yine aynı cümleyi kurarlar mı? Hayır mı? Peki onların hikayesinden haberdar mısın? Yani onların sağ ve sol omuzunda neler yazıldığını ve kaydedildiğini biliyor musun? Onların korkuları ve acıları hakkında bir fikrin var mı? Yok değil mi? Fikrin olmasında zaten. Empati, ayna nöronlar, sinestezi kavramları canını ekstradan yakar bu yüzden başkalarının acısıyla kendi acılarını karşılaştırmaktan vazgeç. Kimse acılarının çokluğundan şampiyon olamaz ya da küme düşemez. Bunu anlamalısın.

acı

Ne yapmalı?

Bu kelimeyi yazınca aklıma Lenin’in kitabı geldi. Lenin o kitabında özetle, işçilerin örgütlenip bir mücadele içerisine girip, sonrasında da partileşme sürecine geçmesi gerektiğinden bahsediyordu. Bizimle ilgisi nedir diye soracak olursanız, hepimiz kendi hayatımızın işçileriyiz. Fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak varlığımız için çalışıyor ve çabalıyoruz. Çoğunlukla bu mücadeleleri de kaybediyoruz. Hastalanmamızın sebebi de bu kaybedilmiş mücadeleler oluyor aslına bakarsanız. Düşüncelerimiz, duygularımız, korkularımız, acılarımız bir olup fiziksel bedenimizi yenmek için çalışıyor. Patron kim derseniz zihnimiz diyebilirim. Tüm varoluşumuz ona hizmet ediyor çünkü… Bu yüzden meditasyon var, bu yüzden icat edilen ilaçlar zihnin o bölgesini absorbe etmeye çalışıyor. Yani bütün hikayemiz; sağ ve sol omuza yazı yazan arkadaşları yazmamaya ikna edip ve yazılmış metinleri de bir kenara atıp hatta atmak ne kelime yakıp kül olmasını sağlamak. Böylece daha fazla acı biriktirmemiş olur, haliyle mutlulukları da…

Bugün bir arkadaşım,
– Öfkelendiğinde ne yapıyorsun? diye sordu,
– Hiçbir şey, dedim.
– Mutlu olduğunda peki?
– Onda da bir şey yapmıyorum, dedim.
– Nasıl yani?
– Öfkede de sevinçte de tepkim birbirine yakındır, bazıları bunu “poker surat” olarak nitelendirse de duygularımda uç yansımalarım olmaz benim, dedim…

Bu durum biraz uç gelebilir fakat çok uzun zamandır, duygularımı izlemeyi öğrettim kendime. Aslında önce başkalarının duygu yansımalarını izleyerek, kendi içimde duygu tepkime sınırları oluşturdum. Bu mekanik bir hareket değildi, deneyimle elde edilen bir şeydi. İki ayrı cenazede ilk kaydımı almıştım mesela, her ikisinde de kocasını kaybeden bir kadın figürü vardı ve her ikisinin acısının dışavurumuna şahit oldum. Biri kendisini parçalarken, diğerinin gözlerinden sadece yaş geliyordu. Sevincin uçlarını da bir futbol maçını izleyen iki kişiden örneklemiştim. Biri sevincinden öyle coşmuştu ki çevresini kırıp dökmüş, duvarları yumruklamış, çığlıkları ile çocukları korkutmuştu, bir diğeri ise o güzelliğin şerefine bir kadeh kaldırıp başarılar dilemişti. Her ikisi de oluyordu ve her ikisi de gerçekti. Sonuçlar aynıydı ama acıların ve sevinçlerin şiddeti farklıydı. Seçim ise benimdi. Ben neyi seçmiştim, neyi seçmeliydim orada karar vermiştim.

Denge…
Evet dengede olmak ve her ne yaşarsam yaşayayım bir bilge gibi tepki vermek, bir bilge gibi izleyici olmak ve bir bilgi gibi seyirci kalabilmek… Bunu bir günde öğrenmedim tabi, onlarca yıl, binlerce insanı gözlemleyerek inşa ettim içimde. Kolay mıydı? Zor değildi? Onu söyleyebilirim. Kesinlikle zor değildi… Hiçbir sorununuz yokken, sorunları olan insanları ve tepkilerini izleyin ve içinize dönün kendinize sorun? Bu tepki normal mi? Cevabınız hayırsa ve o tepki sizde açığa çıkıyorsa, tepkinizin şeklini hemen değiştirin. İyileşme farkındalıklı izleme ile gelir emin olabilirsiniz. Burada bir şeye ekstra dikkatinizi çekmek istiyorum, izlemek yargılamak değil, yargılayarak değil sadece gözlemci olarak izlemelisiniz. Kendi içinizdeki yansımaları ve döngüleri görerek dönüşebilirsiniz.

Denge

Biz ne yapmalıyız? O cehennem ateşini söndürmek mümkün mü? Meleği işten kovsak tüm sorunlarımız çözülür mü? O meleği kendi tarafımıza çeksek, yani sevginin ve iyiliğin, aşkın ve mutluluğun, sevincin ve coşkunun yazıldığı sol meleğin yanına yaver olarak versek daha mutlu olabilir miyiz? Cenneti kendi varlığımızda inşa edebilir miyiz? Buna cevabım kesinlikle evet olacaktır. İşin içinde “İnsan” varsa her şey mümkün, bunu hepimiz biliyoruz. Toprağı, suyu, havayı ve ateşi birleştirip uçak yapıp uçan, gemi yapıp yüzen, araba yapıp giden insanın, korku ve duygulara yenilmesi mümkün değil. Yok yok kesinlikle mümkün! Dalga geçmiyorum, eğer yenilmiş olmasaydı bu kadar acı dolu bir hayat sürmezdi insanlık, bu kadar da kaos yaşamazdı… Ernesto Che Guevara’nın çok güzel bir sözü var “En kötüsü de ne biliyor musun? Kendine yenilmek, pes etmek.” İşte insan kendisine yenildiği ve havlu attığı anda başlıyor en büyük yenilgileri, sonrasında ne ilaçlar ne tedaviler ne doktorlar ne de şifacılar onun derdine çare olamıyor. Omuzdaki meleklerin zaferi değil bu kendi varlığından bihaber yaşayan insanın kaybetmesidir aslında.

Yazıyı güzel bir sonla bitirmek istemiyorum. Yazı da karamsar ve kötü değil aslına bakarsan. Youtube da “FuckUp Nights” arama sonuçlarını ve Gökhan Çınar’ın Bana Göre TV’sinde yer alan videoları izle. Orada kaybedenlerin öyküsü var ve o öyküleri izleyerek ne yapmaman ve daha fazlası ne yapman gerektiğini öğreneceksin. Sürekli başarı hikayeleri, yüksek motivasyonlu konuşmalar, olumlama cümleleri ile mutlak saadete ulaşmak mümkün değil, onları izledikçe kendini daha eksik, daha ezik, daha yoksun ve daha hiç görmeye başlıyorsun. O gaz verenlere bakma, her birinin kendi içinde milyonlarca problemi var fakat onların derdi senin cebinden kopardıklarıyla rakamsal milyonlara ulaşmak.

Bu yüzden öyküsü sana benzeyen hatta daha derinlerde yarası olanların hikayelerini, empati yapmadan, yargılamadan ve şükretmeden sadece gözlemci olarak izle, varlığına katma değerli güzellikler kat… ve şu omuzlarında çalıştırdığın o iki meleğin de işine son ver artık. Onların tuttuğu kayıtlara ihtiyacın yok. Tek ihtiyacın var bu dünyada, o kendini fark etmek ve sevmek… Gerisi lafı güzaf ve laf ebeliğidir. Huzurla kal dostum, huzuru da sevgiyi de hak ediyorsun.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir