Bilincin Tarihi ve Düşünen Tanrı II

Yazının ilk kısmında İbni Sina’nın zindandayken geçirdiği bir kırılma noktasından söz etmiştik ve onun hayatında çok büyük önem arz ettiğini vurgulamıştık. Öyle ki üstadın 57 senelik ömründe yazdığı yüzlerce eserler bir yana ve 4 aylık zindandaki döneminde yazdığı 3 eser bir yana olmuş. Hatta bazı araştırmacılar İbni Sina’ya ait tüm bilimsel eserlerin özgün olmadığını vurgularlar (Aristoteles ve başka bilim adamlarının işlerinin bir araya getirip yeniden yorumlanması olarak görülür (ansiklopedicilik): fakat böyle olmadığını ve bizzat kendisine ait yüzlerce yeni keşif ve bilgiler de eklediğini bir başka bölümde ispat edebiliriz). Günümüzde bile Batılı araştırmacılar arasında Doğu mistizmini işte o ünlü ‘esaret dönemi’ yazıları esasında öğrenenleri vardır. O gizemli süreç ve orada yaşanan değişim hakkında sayısız bilim adamları hala tartışmaktalar ve kendi açıklamalarını ortaya koymaktalar. Ben Gürcü yazarı A.Saldadze’nin* ‘İbni Sina’ adındaki tarihi-felsefi romanı (8 tane akademisyen tarafından referans yapılan ) temelinde anlatmaya çalışacağım temel detayları.

Bilincin Tarihi ve Düşünen Tanrı II

O üç eserden ilki ‘Hayyam ibn Yakzan’dır.
Hapishanede İbni Sina oradaki yaşlı nezaretçinin dikkatini çeker: elleri kelepçeyle yazı yazan adam (birkaç ay önce sarayda vezir ve sultanın özel tabibi olan biri) bazen uzun uzun düşüncelere dalar ve bu düşüncelerin çok ağır olduğu belliydi. Kalbinin ıstırabı yüzüne ve vücuduna yansıyordu adeta esirin… Yaşlı adam onunla sohbet etmeye başlar ve birkaç bildiği eski masallardan da anlatır biraz hoş tutmak için (masallardan biri Kaf dağı ve Simurg’la ilgilidir ki eski İskitlerden kalma şeklinde anlatır).

Birden bire başı eğik ve gözleri sönmüş esir pürdikkat kesilir. Dinler ve düşünür ve sorular sormaya başlar ihtiyara. Birçok haftalık sohbetlerden ve artık ağır değil heyecanlı düşünme günlerinden sonra yeniden yazmaya başlar. Eserin kahramanı işte o yaşlı bekçidir ama bu eserde dostlarla yolculuğa çıkan İbni Sina’ya yolda karşılaşan bir Bilgedir: tıpkı onun gibi çok genç görünür – Hamadan’ın o dönemlerdeki veba savaş ve açlık durumuna rağmen – ve temiz kalplidir.

‘Ben bir gezginim. Dünyayı dolaşırım ve babam-Yakzan-(uyanık-uykusuz-Farsça)’ın bana verdiği anahtarlarla gezerim. Gidip açmam lazım olan kapıları bulurum ve bu şekilde ufukları birleştiririm…’- der ihtiyar Bilge.
‘Ben de senin gibi olmak isterim’- der İbni Sina ve ‘o zaman yanındaki dostlarını bırakmalısın’ der Usta ve onların isimlerinin kibir şehvet açgözlülük ve illüzyonlar olduğunu söyler. ‘Bunlarla dost olduğun sürece Yolculuk sana yasaktır der…’

(Burada Dante’nin ‘İlahi Komedya’sını da hatırlayabiliriz paralel şekilde.
Hayat yolunun tam ortasında
Ben karanlık bir ormana düştüm
Erdem yolunu kaybederek loş vadilerde…

Ve Dante tepeliğe çıkmaya başladığında önünü yaban kedisi kurt ve aslan keser. Ormana benzetilen hayattı. Hayvanlarsa şehvet açgözlülük ve kibrin sembolleriydi. Bu hayvanlarla boğuşurken Vergiliy’i görür ve o da ‘Ardımdan gel: ben seni ebediyetin hüküm sürdüğü alanlara götürürüm’ der…)
Yolculuğa hazırlarken İbni Yakzan Evrenin özgür bölgelerine ulaşmak için Dünyanın üç sınır bölgesini aşamalı halde geçmek lazım olduğunu anlatır. Bu bölgelerin dış sınırını doğuştan olmayan güçlerle aşabilineceğini söyler ve her seferki bir öncekinden daha zordur. Bu farklı güçlere özel pınardan hayat suyu içerek sahip olunabilirdi. Bu şifalı-sihirli Su Yolcunun tüm damarlarını yıkarken ve vücuduna emilirken önündeki büyükçe bir sahrayı aşmaya yardımcı olur…

Böyle bir yazar-İbni Sina’yı hiçbir eserinde bulamayız. Onun cesareti karşısında hayret edilir: kalbiyle-vicdanıyla ağır bir hesaplaşma yaparken kendi rasyonel aklının esaretinde olduğunu kabul etmiş ve yeni bir çıkış yolu bulma gücünü bulmuştu. Sokrates gibi zehir içmedi. Volter gibi aklını ironide boğarak kendi kendini akrep misali sokmadı. Faust gibi şeytanla anlaşma yapmaya kalkışmadı. Kendi üzerindeki deha elbisesini silkip atarak bir Çocuğa dönüştü ve içsel evrenine halkın yüce bilgeliğinden de katarak Yeniden Doğuş’u yaşatmıştı kendine…
Eseri irdelemeye devam edelim: Yolcuların karşısında arş ve arzın birleştiği sınır vardır. Orada Dünyalı melekler yaşarlar. Onlar bu sınıra kadar gelen insanlarla iletişim-ilişkiye girerler ve onları arındırırlar. Bu melekler insaniyetin yüce ruhsal yeteneklerine denk gelirler: erdemli yazarlar filozoflar ve şairler. Bu melekler insanlara kadar indikleri gibi en yüce katlara da çıkabilirlerdi…

Orada bir başka türdeki melekler-yetenekler de vardır: yöneticiler ve halkın içindeki bilgelerdir bunlar ve toplumsal teoriler geliştirmeye ve ya sadece Adalet’in pratiğinde iştirak ederler. Bu ruhsal güçlerin ikiye ayrılması şundandır: ilklerinin yaptığını ikinci grup yapamaz ve aksine ikincilerinin yaptığını ilkleri yapmaz…
Bilge devam eder anlatmaya: Yolculuğun nihai menzili – tanrı (Hakikat) ile buluşmadır.
‘Onun Güzelliği herhangi güzellik tezahüründen daha ötedir. Onun yüce Şefkati herhangi başka şefkati gölgesinde bırakır. Yolcu daha O’nun ayağı altındaki halıya ayak basarken ona bakamadan şaşkın gözlerini yere çevirir. Onun görünür güzelliği asıl gerçek güzelliğinin perdesidir aslında – kendini kendinden dahi perdeler sanki. O Kendini gösterirken bile saklanır gibidir- tıpkı Güneş misali: hafif bulut varsa önünde bakabilir insan gözleri ona ama bulutsuzsa dik dik bakamaz ve göremez onu…

Hakikat’in ışığı da O’nun Nur’unun perdesidir. Şuur ve Kalp gözleriyle O’nu göremiyorlarsa bu insanların henüz buna hazır olmadıkları ve kendi yetersizliklerindedir. Yine de O’nun yanına göç edebilen ve ebediyen orada kalan insanlar da olurlar. Gelmek istiyorsan gel benimle’ – der.
(Yine paralelde Dante’yi hatırlayalım: Yolculuğun sonuna doğru der ki:
O Nokta’yı gördükçe ki öyle bir Işık saçar
Kaldırması mümkün değildir gücünü
Gözlerin böylesine parlamayı.)
Bu ilk eser Yolculuğa hazırlamadır. İkincisi: ‘Kuşlar’ – Yolculuğun kendisi hakkındadır. Aynı anda bir vasiyettir de. Ama kime? DOSTLARA!
Çünkü beklenmedik şekilde eserin başında Dostluğa ve Dostlara bir hitabet okuruz:

‘Ey sen şu an benimle bağlanmaya çalışan ve benim saklı düşüncelerimi öğrenmek isteyen. Sen benim kardeşlerimden misin? Ve ya sen benim omuzlarımdaki yükün bir kısmını alabilir misin?

Sadakatli bir kalp eğer ki kendisi de erdemli bir Hal içinde değilse –Dost için asla zarar vermeyen özel Hal- asla dostunu çekip çıkaramaz olduğu yerden. Sana vefalı dost nasıl bulunur ki eğer sen onda sadece bir menfaat menzili görürsen ve başına bela geldiğinde ancak ona sığınmaya çalışacaksan ve ona ihtiyacın olmadığında vefa borcunu ödemeyi kabul etmezsen? …

Allah sizi korusun kardeşlerim ki siz tanrısal bağlarınız olansınız: siz HAKİKATİ SEZİSEL olarak görenlersiniz ve kalplerini şüpheden arındıran ve siz Gerçeğin Sesi’yle birleşenlersiniz’.
Evet. Böyle bir İbni Sina’yı başka hiçbir eserinde gerçekten bulamayız. İşte nasıl bir değişim-dönüşüm geçirmişti deha.

Kendini hayal kırıklığından ruhsal çökmeden pişmanlıklardan aklının yorgunluğundan ve duygularının bitkinliklerinden gurbetin acılarından ve kalbinin ıstıraplarından kurtarmıştı o.
Yeni bir Yol bulmuştu ve bambaşka Yolculuğa başlamıştı.

(devam edecektir)

• KAYNAK – Saldadze A. ‘İbn Sina’ (AVİTSENNA-Yüce Bir hayatın Sayfaları) – Tashkent Gafur Gulam adındaki Edebiyat ve Sanat yayınevi. 1983. Yazıda Rusçadan çeviren N.İ.Güçsav

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir