Bilincin Tarihi ve Düşünen Tanrı III

A.Einstein ölürken demişti: ‘ Ben o kadar az öğrenebildim ki’…
İ.Newton’un son sözleri ise şunlar olmuş: ‘ Ben sanki Okyanus sahilinde bir tane küçük beyaz taş – Gerçeği – bulmuş ve sevinçten zıplamış küçük çocuktum… Acaba kaç tane böyle beyaz taşlardan vardı sonsuz sahillerinde o Okyanusun? Ya onun sonsuz dibinde?..’

İbni Sina tam 43 yaşında (1020 senesinde) şimdiki modern hayatımızdaki tıp ve aklınıza gelebilecek tüm başka alanların şu anki durumuna temel olan eserlerini: ‘Kanon’ u bitirmiş, 18 kitaptan ibaret ‘Şifa Kitabı’ serisine başlamış hem de geçen bölümde anlattığımız masalımsı –metaforik dilde yazılmış kısa eserlerini yazmış oldu. Tam 14 sene durmadan yazmaya devam etti…

Bilincin Tarihi ve Düşünen Tanrı

Sonradan eserleri Avrupa’da en büyük üniversitelerde okutuldu. Biri de aralarında Leonardo da Vinci de olan Batı Rönesans döneminin dâhileri tarafından özümsendi ve matematik-mekanikten ta müziğe kadar geniş yelpazedeki dalların geliştirilmesinde başlangıç oldu. Tıpta hala bazı keşifleri ve metotları onun adıyla kullanılmaktadır…
Biz ise yazımızın konusu: ‘Tanrı ve İnsan’dan devam edelim (zira insan değişimi konusudur bizim için esas olan).
Zaten tanrısal olan varlık zihniyle düşündüğü zaman İnsan mı oluyor veya İnsan Aşk halinde olduğunda Tanrıyla mı birleşiyor?

… İbni Sina ölümünden birkaç sene öncesinde İsfahan’da ‘Doğu Bilgeliği’, ‘Doğuluların Mantığı’, ‘Adalet Kitabı’ ve ‘Yönlendirmeler ve Talimatlar– hepsi 20 kitap olan büyük eserleri yazdı. Bu sonkileri sadece Doğu’yu değil Avrupa’yı da derinden sarstı. Hepsi gizemli ve hala tam olarak çözülememiş olan eserlerdir…

‘Yönlendirmeler ve Talimatlar’ eseri Mantık ve Metafizik gibi iki kısımdan ibaret. Metafizik bölümünde sırayla fizik, metafizik ve Sufizm (mistisizm) adındaki bölümler var. Bu İbni Sina için yeni bir başlangıçtı ve o vakte kadar ondan beklenmeyen bir işti. Hem de varoluşun genel kurallarını araştıran alanları yükselen şekilde sıralamıştı: Fizik (Doğa) , Metafizik (Doğaüstü), Sufizm (İnsan ve Tanrı’nın birleşmesi). Bu şekilde İnsan ve Tanrısallık konusunu öndeki iki konudan daha üstün gördüğünü vurgulamış oldu. (Batı’da ise İnsan merkezli öğreti –Anthroposophy ancak 19 yy. da ortaya çıktı). Ama nasıl bir bakış acısından ortaya koymuştu üstat bu konuyu? Ona kadar aynı konu hep dinsel acıdan revize edilmişti. O ise doğa bilimleri acısından analiz etmişti. Ondan sonra da kimse bu pozisyondan konuyu işlemediğini vurgular araştırmacılar.

Evet. Gizemciliği doğabilişçilik prensipleriyle açıklamıştı. Sufizm ekstaz (ilahi coşku-vecd) konusuyla bağlıdır – bu ise insanın psiko-fiziksel fenomenal halidir. (Bu alan benzer şekilde ancak 20 yy da Maslov ve Groff gibi araştırmacılar tarafından ele alınmaya başladı ve sonuçta pozitif psikoloji dalı ortaya çıktı). Sufiler başka fenomenal durumlarda da olduğu gibi şunları yapabiliyorlardı:

Söz ve dokunuşla şifalandırmak (tedavi etmek)
Toprak altındaki su kaynağını bulmak

Bakışlarıyla nesneleri hareketlendirme veya havada tutup durmak (B. Nakşibendi henüz 9 yaşındayken gökte uçan kuşları bakışıyla durdurabildiği anlatılır. Abu Seyit’in ise yukarı attığı kâseyi yere düşürmeden bakışıyla tutup durabildiği nakledilmiştir).

İnsanlara o veya bu davranışları telkin edebilirler (telepatiyle)
Gerçeğin ani görüntülerini görebilirler
Kehanetler yapabilirler ( geleceği rüyada ve uyanıkken görebilirler)
Günlerce aç kalabilirler (normal insanlar için ölüm tehlikesi arz eden bu oruçlar sufilerde güç kaybetmeye bile neden olmamıştır).
‘Mistiklerin Dereceleri’ bölümünde İbni Sina Sufileri şu şekilde sınıflandırıyor:
‘Bu dünyanın aşırı zevkleri ve abartılarından kendini tutabilen insan sufidir (asket).
İbadet ve oruçlarla çabalayabilen insan – ‘hizmet eden’ (vazifeli)dir.

Tanrısal gücün kutsallığı hakkındaki düşüncelere dalan (odaklanan) ve aşamalı şekilde gerçeğin ışığıyla Gizem’e tanık olmaya başlayan – mistik (arif-bu terim İbni Sina tarafından ilk defa bilimde kullanılmıştır). Bu şekilde onun ‘arif’i o zamanların klasik sufisine pek benzemiyordu. Neden?

Bilincin Tarihi ve Düşünen Tanrı

Bize göre İbni Sina her olayı felsefi acıdan ve her olguyu hareket (gelişen –değişen-evrimleşen) halinde irdelerdi. Dolayısıyla Sufiliği o zamanda şekillenen halinde değil durmaksızın geliştiğinde gelecekte olacak durumunda anlatmış. Ondan tam 300 sene sonra Sufiliğin niteliksel olarak geleceğini görebilmiştir: düşünür-sufi olan Celalettin Rumi Tasavvufu bir başka halinde ortaya koyduğunu biliyoruz artık.

Mistiklerin derecelerini anlatırken aslında yeni niteliklere nasıl erişileceğinin aşamalarını verir:
1- İlk olarak, Gerçek’le dost olmak adına her şeyde kendini dürüstlüğe öğretmesi lazımdı. Ancak o şekilde arif herhangi bir konu üzerine düşünmeye başladığında Gerçek, kendi ışığını gösterirdi. Bu arifin ‘tanrısal kutsallık yolu’na başlamasıdır.

2- Arif, Gerçek’le dostluğunda onunla birleşmeye çalışırken tamamen menfaatsiz olması lazım. Fakat Hakikat’la dost olmak onun yolunu kolay kılmaz. Aksine bu dostluğun sınavı olarak ağır deneyimlere tabi kalabilir fakat hiç kimse onun kadar derin mutluluğu da bulamaz Gerçek yolunda ilerlemekten. Zira o her adımda daha çok O’nun ‘tanrısal temas alanı’na girmeye başlar.

Bu Yolda arifin psiko-fizik hali nasıl oluştuğu-değiştiğini şöyle anlatır üstat: Tutku+ruhsal temizlik (dürüstlük) onun odaklanmışlığını keskinleştirir, ruhsal huzurunu arttırır, çünkü arif artık dünyanın kirli işlerinde iştirak etmez. Geldiği durum onu şu üç değere nail etmiştir:

– ‘Kural olmuş ama Hakikat olamamış her şeyi’ kendinden uzaklaştırmayı öğrenmiştir, bu demek oluyor ki düşünce ve duygu enerjisi devinimini dünyevi hırslar ataletinden azat eder. Arif başından tırnağına kadar samimiyetin kendisine dönüşür.

– Arifin düşünce ve hayal gücü tamamen yüksek temiz fikirlere tabi olur. Metaforik olarak şöyle anlatılır: Çiçek artık hiç yere yüz çevirmez, o hep ve tamamen güneşe bakan durumdadır.

– Ve sonuç olarak arif fikriyatın, tefekkürün yüksek ve nezaketli derecesine hem de tertemiz sevgi haline ulaşmıştır ki ‘acılar denizini’ geçtikten sonra öğrendiği şeyleri ifade eder.

Bunların sonucunda gönül huzuru git gide kalıcı hale gelir. ‘İçgörü anları arifin başı üstünde daimi olarak duran parlak yıldıza dönüşür’. Arif bedeniyle bir yerde durabilir ama ruhuyla aynı anda birçok yerde bulunabilir. (Pisagor da – Herodot’un anlatımına göre birçok yerlerde görünebilirdi mesela). İbni Sina da sufilerin bedenden ayrı halde çok yerlerde olabilme yeteneklerini şöyle anlatmaya çalışmıştır: ‘Düşünce gücüyle yalan ve zülüm dünyasından yukarıya – Gerçek âleme çıkarak ve orada sabitlenerek arif büyük yeteneklere sahip olmuş olur. Bir şey veya olaya sadece bir bakış atarak anında onun gerçek öz’üne ulaşır – ‘sanki Hakikat’ın karşısındaki ayna’ya dönüşmüş gibi olur.

İşte bu AN’larda gerçek ve Arif birleşmiş olurlar.
Onun döneminde bu konuda böyle bir analitik-bilimsel çalışma yazmak bir devrimdi.
Hatırlayalım: Mansur Hallac’ı 922 de ‘Ben ve Tanrı Bir’iz!’ dediği için önce derisi yüzüldü, sonra asıldı, ondan sonra kafası koparıldı, hırsını alamadılar bir de naaşını yaktılar…

Azakir… 934 te parçalandı, kafası kazığa dikildi ve halkın gözü önünde ölü bedeni yakıldı. Onun iki öğrencisine yüzüne tükürmesi şart konuldu, biri tükürdü, serbest bırakıldı, ikincisi eğilip sakalını öptü ve onunla birlikte öldü.

Harakani – önce oğlunun başını kapısının önüne atmışlardı, sonra kendisini de asmışlar, Ansari – (Omar Hayyam’ın ve Nizam-ul-Mülk’ün hocası) tümüne realite böyle cevap verdi aşkın duyulu (doruk-zirve deneyimler) halleri ve bunları açık ifade ettikleri için. XI yy da yaşayan Sufi Şibli demişti: ‘Ben ve Hallac arasında hiçbir fark yoktur. Ama beni deli sandılar ve kurtuldum’. (İlk sufi olan insan (713 te Basra’da doğmuş olan Rabiya) kadındı bu arada… İnsan ve Tanrı arasındaki bireysel aşk halinin ilk örneği ve ilahiyattaki farklı bir yolun başlangıcıydı bu).

Sonradan ‘deliler arasındaki akıllılar’ demeye başladılar kendilerine Sufiler. Çokça el yazma ve şiirlerini kendileri toprak altına gömdüler, nehre attılar veya yaktılar. Onların yok etmediklerini zaten cahiller ve yağmacılar yaptı. Ama şifrelenmiş şiirler ve yazılar kaldı…

İbni Sina ‘Yönlendirmeler ve talimatlar’ kitabının en son bölümünde kardeşine hitaben yazmıştı:
‘Ben gerçeğin de en gerçek olanlarını topladım ve en incelikli ifadelerle anlatmaya çalıştım. Kitabı cahillerden, hazır olmayanlardan ve kaba olanlardan koru. Bir de aklı ve kalbi ateşle birleşmeyenlerden, tefekkürde tecrübesiz olanlardan da koru. Hem de gürültüye yatkın olanlardan, aptal gibi davrananlardan, sahte âlimlerden ve geri kalan ayaktakımından koru.

Eğer ki emellerinde temiz olan, erdemli, günahlardan kaçınan hem de gerçeğe karşın semimi ve dürüst olan birini görürsen ona bu bilgileri o istediği kadar ve istediği zamanda parçalarla ve aşamalı şekilde ver. Ona öğrettiğin şeylere karşı dikkatli ol. Ondan da aynısını talep et ki sen ona karşın nasıl davrandıysan o da başkalarına öyle davransın bilgi verirken. Ama eğer ki sen bu bilimi helak edersen, Allah – en yüce yargıç – senin ve benim aramızda olur.

Yazıyı da insan şuurunun İlksel Gerçek (Akli-Faal) le birleşmesi hakkındaki üstadın şu şiiri ile bitirelim:

Her bir form ve her kaybolan iz ve her giz
Zaman mezarına tam bin sene yatmaya girer,
Ve döngüsünde yıllarımız dönerse ilk noktasına
Saklanmış ılan da aydınlığa usulca çıkar.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir