Denizle Ben’deniz

“O ateş ben buz sar’ılıyorduk birlikte.
Sahilin konularıyla sevişen dalgalar aynı zamanda onu dövmüyor mudur?”
“Gelgitlerin içinde, hüzünle yere düşen yüzlerde aşkın titreştirdiği bir haz, aşka dair buruk, kekremsi bir tat bırakıp gider.
İnsan kalbi bir sahildir. Gelgitlerle sevişen duygular aynı zamanda bir kavganın izlerini de bırakırlar yürek sahillerinde. Aşk, şair ruhlu bir katil olmalı ruhumuzda.”

Denizle Ben’deniz

Aşklardan Kalan
Efendim görebilenler için
Doğadaki her somut nesne bizimle konuşur bunlara vücudumuz da dahildir.
Organlarımızın her birinin kendi zekası, duyguları, karakteri, kişiliği vardır. Bütünün birer parçalarıdırlar. Tıpkı bizlerin ayrı ayrı bütünü oluşturduğumuz gibi vücudumuzdaki organlarımız da bizleri oluşturur.
Görünen yerlerimiz içeride bir yerdeki mekanizmanın ürünleridir
ya da tersi ikisi birbiri olmadan var olamaz.
Biz onları çok anlamasak da her biri birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.
ruhumuz bedenimize
bedenimiz ruhumuza,
birbirlerini anladıkları vakit
bir heykeltraş gibi her an kendilerini
yeniden inşa ederler.

Bilinçli olarak denizi ilk gördüğüm günü hayal meyal hatırlıyorum
sanırım yaklaşık yedi yaşlarında olmalıyım
Antalya’ya taşındığımızda bir yaz tatilinde babam bizi denize götürmüştü.
Önceden Konyaaltı’dan dolmuşlar aşağıya doğru kıvrılarak plajlara doğru giderlerdi
Dolmuş aşağı inen dönemeçten dönerken içimde büyük bir korku ile kocaman masmavi suya baktım.
Sanki dolmuş suyun içine doğru gidiyordu. Yanlışlıkla oradan düşsek ölürdük ki orası falezlerin denize doğru düzgün yolu olan tek yeriydi. O kadar korktum ki sanki içindeydim ben ve dolmuşun içindeki herkes hepimiz sanki sudaydık,
biraz uzaklaştığımızda böyle bir şeyin mümkün olmadığını da fark ettim.
Korku işte insana endişe dolu hayaller kurduruyor.

Kıyıya geldiğimde “ hayretle bu kadar su nasıl bir arada olabilir?
dünyanın bütün insanları toplansa birer bardak içse yine de bu suyu bitiremezler” gibi düşüncelerde aklımı yitireceğimi ürpererek düşündüm.
Denize her baktığımda daha çok korkuyordum tabii ilerleyen günlerde ve de yıllarda denize her gittiğimde sadece kıyıda oturmakla yetinecektim.
Bu böyle 32 yıl sürdü
yüzme öğrenemedim.
Kendimi bir türlü denize teslim edemedim kıyıdan kıyıya kendimi oyalamakla yetindim. Burada biraz babamı şikayet edebilirim. Çocukluk yıllarında bizi tutar kedi gibi suya atardı. Fakat amacı iyi niyetliydi; attığı an biz can havliyle yüzmeye başlayacakmışız. Bu asla gerçekleşmedi.

32 yaşından sonra içimde birdenbire bir korkusuzluk belirdi ve kendini artık teslim etmen gerekiyor bu kadar korkmana gerek yok diyerek yine kıyıdan kıyıya alıştırmalara devam ettim.
Fakat artık şunu biliyordum ki suyun üzerinde durabiliyorum bu en önemli bilgiydi.
Bir gün tüm cesaretimi toplayarak denizin ortasına doğru yüzmeye başladım
olabilecek en kötü şey ayağıma kramp girmesiydi.
onun da sanırım çözüm yolunu buldum diğer ayağımı kullanacaktım.

Diyelim ki ikisine birden kramp girdi
o zaman da kollarımı kullanırım diye düşündüm ayaklarımı hiçbir şekilde kıpırdatma gerek olmadan kollarım ile kıyıya varırım önemli olan panik yapmamamdı, bunu deneyecektim denedim ve oldu.
Şimdi korkusuzca paletlerimle dilediğim kadar açılabiliyorum
denizle sohbet ediyorum
dalgalarla şakalaşıyorum şükürler olsun yüzmeyi öğrenmenin hayatın içerisindeki korkusuzlukla cesaretle kesinlikle bir ilgisi var.

Denizle aramda bir bağ olduğunu düşünüyorum korkularımızın üzerine gitmeli onları kolumuzun altına alarak saygı ve sevgi göstermeliyiz onlarda bizim bir parçamız değil mi?
Derken bir gün anladım ki en iyi tanıdığımı zannettiğim kişi ben aslında
deniz kızı, balık ya da deniz olarak doğmuşum fakat son dakika Tanrı “bu kızımız karaya daha uygun gitsin şiirler falan yazsın, oyalansın” diye beni toprağın üstüne doğru fırlatıvermiş.
Denize aşığım aramızda derin bir bağ var, denize ve sanki içindekilere benziyorum.

Denizle Ben’denizEllerim; Perdeli palet
“Sözlerim ellerimden önce boşalıyor,
Bu sözlerim bilmem ki kendini ne sanıyor?”
Ellerim benden ayrı birisidir. Allah vere de hoşlanmadıkları bir şeye dokunayım. İçlerine krem, kolonya süremezsiniz. Doğallıktan yanalar. Sadece sudan sonra kendilerine temiz derler, tekrar yıkamazlar. Yani işini biliyorlar
Kirlenince Kavga kıyamet hemen yıkamamı söylerler, yıkayana kadar da bana huzur verdikleri söylenemez
onların rahatından ben sorumluyum.
Ayrıca yazı yazma süreleri en fazla 20 dakikadır 20 dakikadan daha fazla onları yormanız mümkün değil. Prenses İzabella Hazretleri.

Çünkü normalde aralarında gözle görülmeyen perdeler vardır.
Son dakika tanrı insan olmalarına karar vermiş
Ve el olmuşlar bir de Em’el Sayın’lar, narin kırılgan alıngan solungan ( solungaçları var diye ) tüm havaları bundan olsa gerek.

Tırnak ve parmaklar ise uzun ve kararlıdır birbirlerine benzerler. Fakat onlarda teker teker ayrı birer kişidirler, bir nevi birbirine sataşan kardeşler gibi hiç yerinde durmaz habire birbirlerini dürterler kendi aralarında uyuyana kadar huzurları yoktur.
Bütün gün dur- çüş demekten bitap düşüyorum.

Peki bunu bana yapan Tanrı yazıya, şiire uygun el vermiş mi?
-hayır
hızlı düşünceme uygun el vermiş mi?
-Hayır
düşüncelerimi seslendireyim diye
sesli klavye vermiş, daha ne versin?
Yoksa ne mümkün bu eller otursun 254 sayfa kitap yazsın.
Aslında düşüncelerim ve sözlerimin kıyısına ( bakınız şair yine denizden bahsediyor) vurduğu çenem,
ellerimin yerinde olmalıymış fakat yer değiştirmişler.
Neyse ki gönderdiği devirde “sesli klavye” var.
(Hadi yine çok ballısınız, bense hep balıklı)

Burnum; üzerine konan bir damla suya katlanamaz, hemen kaşınmaya başlar su ile burnum arasında değişik bir bağ var.
Su değer değmez burnum akmaya başlar sanki su burnumu eritmeye gelmiştir. Zamansız gelirse kaşıntıya sebep olur hemen silinmelidir.
İçinde ne varsa dışarı çıkmak için baskı uygulamamı emrederler ne kadar iğrençsiniz
gerçi sümük deyip geçmeyelim önemli bir mesele KBB sağlığı.
Suyu ya tam ister ya da üzerinde içinde damlasına tahammül edemez.
Koku konusu bildiğin beynin üst kısmından başlar öylesine köpeksi. Bütün kokuları ayrıntılarıyla betimler. Bakın anlatır demiyorum direk betimler. Öyle şiirsel!
Saçlarım; deniz dalgası antenlerim, gergin olduğum vakitler gerçekten diken diken oluyorlar (gel-git gibi) her biri ayrı bir diken sert ve sinir bozucu.
Onlara banyo dışında tarak sürülmez, dokunulmazlıklar var. Şöyle diyorlar “amacın ne senin? su yoksa tarak da yok!“
Endişeleri üzerlerindeki deniz dalgasını kaybedip çirkinleşmekten.
Yağlandıklarında uykuda huzur vermezler, kirli arabaların üzerine yazılan yazılar gibi “beni yıka” diye seslenirler sabaha kadar.
Huzurları yerinde olduğunda bir dere gibi Işıltılarının sesi gelir kulağıma.
“Allah Allah hiç olur mu öyle şey?” demeyin oluyor öyle bir oluyor ki bildiğiniz hepsinin fikri ve dili var.

Ayaklarım; yine ellerim gibi perdeli palet görünümünde insan ayağı olmuşlar, araları ayrıktır
denizde daha rahat yüzmem, yorulmamam bu yüzden
Fakat karada yoruluyorlar. Bu işte bir yanlışlık var. Neyse yine de Tanrı’nın bir bildiği vardır elbette.

Bu arada ilginç bir detay daha; tuz olmadan yaşamam mümkün değil düşük tansiyon sorunum var şaka gibi denize gidip üzdüğüm zamanlar yüzerken tansiyonum düşmesin diye birazcık deniz suyu içiyorum. Uzmanlar düşük tansiyonun uzun yaşam belirtisi olduğunu söylüyor hadi bakalım nasıl bu kadar şanslı oldum?

Gelelim ten rengimize oda normalde buğdaydır, fakat orada da diyor ki “ boş ver Buğdayı ne yapacaksın? denize gel”
Deniz bildiğin her defasında yüzüme bakım kremi uygulayıp beni eve geri gönderiyor. Suyu ve içindeki mineraller insanı bir güzelleştiriyor dersin yüzümde filtre var.
Bu arada Deniz ürünlerine bayılırım.
Çocukluğum itibari ile her zaman deniz olan şehirlere taşındık deniz kenarında yaşlanabilirim. Denizden babam çıksa yemem çünkü babam balık değil. Karides kalamar ahtapot ve balık çeşitlerinin %90’ını çok severim.
Doğada sizi simgeleyen parçanızı bulun. Doğanın kalbi geniştir, sizi kucaklar orayı açın ve kendinize bir yer edinin. Davet edilmeyi beklemeyin zira oraya aitsiniz zaten.
Ve düşünün, sizin organlarımızın karakteri, kişiliği, huyu, suyu, duygu ve davranışları nasıl?
Şimdiye kadar bunu hiç düşünmediyseniz, umarım bu yazıdan sonra düşünmeye başlarsınız.

Dilerim; Deniz kokulu
serin huylu
yanık tenli
bir gençliğin gölgesinde
geçsin hayatınız.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir