İnsanların en zayıf tarafı olsa gerek; çoğunlukla, sadece görmek istediklerini görüp, inanmak istediklerine inanıyorlar. Ömürlerini de adeta bu illüzyona körü körüne bağlı kalıp, savunarak geçiriyorlar.
İnsanın kendi yalanına inanması, bir tür psikolojik rahatsızlık aslında. Var olma iç güdüsü. Yalana tutunmak. Göre göre, bile bile, adeta bokun bok olmadığını savunmak. Ta ki kendinizi foseptik çukurunda yaşar halde bulana dek. Ve bir yalan üzerine hayat inşa ettinizse artık kendinizi bile inkar eder bir hale gelirsiniz. Her ne kadar bunun psikolojide tek bir adı yoksa da birkaç kavram yan yana geldiğinde bu tablo netleşiyor. Bu bir “tek arıza” değil; zihnin kendini savunma mekanizması.

Kısaca diyebiliriz ki; insan, gerçeği değil; kendi egosunu korur.
İnsanlar bir kere olsun bir yalana inansınlar artık ondan vazgeçmek çok zordur. Korkarlar bütün bir inanç sisteminin yıkılmasından ve o tutundukları yeri bırakmak istemezler.
Örneğin birini yargısız infazla yıllarca suçlu ilan etmiş polisler, savcılar, hakimler önlerine çok güçlü kanıtlar gelse bile artık o suçlunun aklanması için değil tam tersine kanıtları çürütüp yeniden suçlu bulmak için uğraşırlar.
Bu durumun etik-psikolojik bir adı var: etik yaralanma (moral injury). Kişi, kendi vicdanıyla bağdaşmayan bir şeye imza attığını fark ettiğinde, bu farkındalıkla yaşamak yerine gerçeği bastırmayı seçebilir. Çünkü suçluluk çoğunlukla gerçeğin kendisinden daha da ağırdır. Çünkü büyük bir vicdani sorumluluk hatası işlediklerini kabul etmek çok zor gelir; bir tür yiğitliğe bok sürmeme çabası ama çok çok ağır çünkü başka bir canlının ve çevresinin tüm hayatını etkiliyor.
Etik yaralanmada merkezde suçluluk, utanç, pişmanlık ve kendine yabancılaşma görüyoruz. Yelpazenin içine; yanlış bir kararla masum birini mahkûm etmiş yargı mensupları, kurumsal baskıyla etik dışı uygulamalara imza atan doktorlar (Pandemi sırasında çok yaşandı) çocuklara ya da başkalarına sistematik zarar verildiğini görüp susanlar (buna çocukların yanında fosur fosur sigara içmek ve içilmesine izin vermek bile dahil) ve “Bu yaşananların ben de parçası oldum” farkındalığını taşıyamayan herkes için geçerli.

Aynı zihinsel savunma, başkalarına korkunç şeyler yaşattığını bildiğiniz birini, sırf size iyi davranıyor diye “iyi insan” ilan ederken de ortaya çıkar. Bu, gerçeği bilmemek değil; bilip de görmezden gelmektir. “Beni sokmayan akrep bin yaşasın” demek, akrebin zehirli olmadığını değil, henüz sıra size gelmediğini anlatır. Etik, başkasına yapılan kötülüğü askıya aldığınız anda susar; vicdan ise tümüyle güdük kalmayı öğrenir. Kişi, ayrıcalıklı ve vazgeçilmez olduğunu düşünür. Önyargıları ve kendisine verdiği önem nedeniyle. Oysa seçimlerimizle varlığımızı sürdürüyoruz. Ve çoğunlukla kendimizi aldatma konusunda başarılıyız en çok.
Sorun algı yanlılığı değil sadece; ahlaki sorumluluğun bilinçli olarak ertelenmesi. İnsan bazen gerçeği savunmaz, bazen de sırf rahatını bozmamak ya da maddi çıkarları için; ya da spiritüel anlamda sınıf atlamak çabası için; kötülükle geçici bir anlaşma imzalar. Destekçisidir, çoğu zaman kötülüğün en sadık destekçisidir. Ahlaki yaralanma yaşayan kişi çoğu zaman “yanıldım” diyemez. Çünkü bu sadece bir hata kabulü değil, aynı zamanda açıkça “Ben kendimle çeliştim” demektir. Bu yük çok ağır geldiğinde zihin savunmaya geçer.
Göz göre göre kanıtları çürütür, mağduru suçlar, kötülüğü normalleştirir, “ama bana iyi davrandı” gibi cümleler üretir. İşte o inatçı savunma, çoğu zaman kötülüğün inkârından ziyade, suçluluğun bastırılmasıdır. Maalesef bazı insanlar gerçeği savunamayacak kadar beceriksizdir ve kendi vicdanlarının çöküşünü savunurlar. Bu da etik yaralanmanın en acıklı ve en yaygın sonucudur. Uzun vadede bu durum insanı değiştirir; kişilik de karakter de örselenir, erozyona uğrar. Menfaat ve çıkar için susarak alışılan kötülük insanın ruhunu emip bitirir. Kişi bir süre sonra artık gerçeği bastırdığının farkında bile değildir. Çünkü bastırmak bilinçli bir eylem olmaktan çıkmış, otomatikleşmiş ve kimliğin parçası olmuştur.
Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz, her şey dönüşür değişir. Önemli olan bu dönüşüm ve değişimin yönüdür.



