Hakikat hangi soru ile çıkar insanın karşısına

Tüm hayatın başlangıcı insanın kendisini fark etmesi ile başlamıştır aslında. İlkel olarak nitelendirilen topluluklarda (özellikle yerli kabileler) yaşam süreci, şehir hayatında kendisini ileri insanlık seviyesinde gören insanlarla aynı aşamalardan geçiyor. Her iki grupta, acıkıyor, yemek yiyor, susuyor, su içiyor, uykusu geliyor, uyuyor, uyanıyor, güne başlıyor, çalışıyor ve akşam oluyor. Aynı şekilde tuvalet ihtiyaçlarını gideriyorlar. Tek farkları var onların bindikleri araba, zamanı gösteren saatleri, pencereli ve perdeli evleri, mokasenleri, kol çantaları, cep telefonları ve internetleri yok. Bütün bu yoklara bakıp aldanmayın sakın, onlar; insanlık ve bilinç olarak belki de hepimizden ileriler.

Şimdi böylesi bir karşılaştırma içinde iken iki soru geliyor akla, nasıl böylesi ikiliğe yönelmiş insanlar. Biri uçakla bir kıtadan diğer kıtaya geçerken, diğeri halen mızraklarla avcılık yapıyor ve ufakta olsa tarım ile uğraşıyor. Aynı dünya üzerinde iken birini diğerinden ayıran gerçeklik neydi? Acaba, aynı seviyede olan insanların birbirini yükseltememesi mi? Yoksa ihtiyaçsızlık hali mi? Eğer ilki ise, tüm dünya insanlığı birinden daha üstün olmak için mi daha çok ilerleme kaydetmek istiyor? Yoksa kendi yarattığı sanal hastalıkları tedavi etmek için mi sürekli bir şeyler geliştirme gereği hissediyor?

Sorular insanlığın her halini kapsıyor. Bir kabilenin halkı binlerce yıldır aynı gelenek ve yaşam tarzı ile yaşamlarını sürdürürken, başka bir uygarlık hem denizde hem havada hem de karada giden araç üretme peşinde koşuyor. Biri uzaya giderken, bir diğer ağaca çıkıp vahşi hayvanlardan kurtulma ya da onu avlama derdine düşüyor. Biri dallardan ve ağaçlardan yaptıkları evde yaşarken, diğer grup yüzlerce kat yüksekliğindeki evlerde oturuyor. Biri için hayal bile olmayan şey, diğeri için normal hale geliyor.

Aradaki fark ne olabilir ki? Sordukları sorular mı? Yoksa aynı bilinç seviyesinde olan insanların ilerleyememesi mi? Düşünsenize aynı bilinç seviyesinde olan insanlar birbirlerine nasıl yol açabilir ya da farklılıklarını gösterebilir ki? Herkesin aynı takımı tuttuğu ve aynı renk kıyafetleri giyip doluştuğu bir stadyumda farklı bir renk ya da tezahüratın çıkması mümkün olabilir mi? Bilinç hallerimiz bizim özbenliğimizden geliyor. Okumakla, yüksek üniversiteler bitirmekle, bilinçli değil; bilgili hale gelebiliyor insanlar. Peki ama madem okumakla ilintili değil bilinç halleri, neden binlerce kabile halen, asırlardır sürdürdükleri yaşamlarını bozmadan yollarına devam ediyorlar. Yani onlar için gerçekten gerekli değil mi? Modern tıp, ilaçlar, kitaplar, telefon, internet, kıyafet, araba, yat, uçak, villa, motosiklet ve daha birçok uygar sanılan medeniyetin kullandığı en temel ihtiyaç olduğu düşünülen bu şeyler. İnsanlığın bu iki hali bilgiden mi yoksa bilinçten mi ayrışıyor?

Belki de kapitalist sistem bu kadar büyütüyor bu aradaki farkı. Daha fazla üretim, daha fazla kar arzusu, sürekli yeni bir şeyi icat etme kaygısı, daha fazla satış, daha fazla kar, daha fazla üretim, daha fazla ürün. Acaba, bizi o kabilelerden ayıran en büyük ayrım bu tüketim çılgınlığına kapılıp gitmemiz mi? Tüm sorular insanın kendi hakikatini açığa çıkartıyor. Büyürken, sürekli olarak karşılaştırmalı kişilik modelleri ile yaş aldık kendimize. Sınıfın yüksek not alan çocuğu, halasının zeki kızları, komşunun efendi oğlu, şirketin çok çalışan örnek personeli, devletine en çok vergi veren muhteşem esnafı, arkadaşının daha çok kazanan kocası gibi kriterler ile rekabet halinde hayal gücümüzü aktifleştiriyoruz. Belki de her şeyden vazgeçiyoruz. Bugün psikologlar ve psikiyatristlerin belki de en çok müşterisi bu ikilikler arasında yitip gitmiş kişiler oluyor. Eksik, özgüven problemi olan, değersizlik duygusu ile savaşan ve var olmaya çalışan. Peki ama bu sorunlar o kabilelerde yok mu? Onlarda komşunun en çok balık ya da hayvan avlayan çocuğunu örnek gösteriyorlar mıdır? Yoksa, rekabet kültürü onlarda hiç açığa çıkmamış mı? Sanırım çıkmamış. Çıkmış olsaydı eğer, her biri bir diğerinden daha üstün olabilmek adına, farklı olmaya çalışacak, icatlar yapacak ve kendi kabilesinde ilerleme gösterecek ve tekerleği icat edecekti. Belki de icat ettiği o tekerlek ile daha yükseklere daha hızlı çıkacak ve orada daha büyük hayvanlar avlayacaktı. Ya da bir buzdolabı icat edip, yüzlerce kilo hayvan etini orada tutacaktı. Hangi benlik hali birine daha çok avlanma için otomatik silah ürettirip, diğerine binlerce yıl sonra dahi mızrakla avcılık yapmayı mümkün kılıyor. Neyi atlıyor acaba insanlık. İki farklı bilinç halinin bile yansıması bu kadar derinken, tüm insanlığın kendi içindeki bilinç hallerinin yansıdığı dünya görüşlerini nasıl tanımlamayabiliriz? En basiti, Türkiye’de halen tuvaleti olmayan ve kıçını yapraklar ve taşlarla temizleyen köyler var diğer yandan ise, sensörlü ve ellerini bile kullanmasına gerek bırakmadan temizliğini yapan hatta kurutan klozetler var. Bunlar arasındaki uçurum diye gördüğümüz şey, hayal gücü mü? Kapitalist tüketim mi? Bilinç ve bilinçsizlik hali mi?

Nasıl, bu kadar ayrışabiliyoruz? Farklı kıtalarda değil, farklı ülkelerde değil, farklı şehirlerde bile değil, farklı köy ve kasabalarda nasıl bu kadar ayrışabiliyoruz? Sorular mı? Hayal gücü mü? Hakikati arayışımız mı? Kapitalist üretim biçimi mi? Yoksa, tembellik ve vazgeçiş mi? İhtiyaçsızlık mı? Psikoloji de atalet ya da eylemsizlik diye geçen hallerimiz mi? İki uç yaşamı kendi gerçekliğinde taşıyabilen insan, bunu topluluk düzleminde nasıl bu kadar keskin ve net olarak sergileyebiliyor.

Yüz maymun deneyinden yola çıkarak şöyle bir soru sorma gereği hissediyorum. Yüzüncü maymun patatesi yıkayıp yedikten sonra diğer adadaki maymunlarda yıkayıp yemeye başladıysa, Nasıl oluyor da milyonlarca insan, sürekli olarak bir şeyler icat edip ilerlerken bu bilinç hali maymunlarda olduğu gibi diğer insanlara da sirayet etmiyor. Acaba insanlar, maymunların sahip olduğu bilinç seviyesine sahip değiller mi? Nihayetinde onlara olan şeyin daha fazlasının insanda tezahür etmesi gerekmiyor mu? Tanrının evrensel bilincinin her insanda olduğunu iddia eden tüm bilgi’nçler acaba buradaki veri kaybını nasıl ifade edebilirler. Yoksa, tanrı her varlığa kendisini farklı ölçülerde mi enjekte etti? İlahi olduğu söylenen bilinç halleri, her kıtada ya da toplumda kendisini ifade etme yöntemi olarak neyi kullanıyor? Bir ucu kaçmış ip gibi duruyor bütün sorular. Hakikate ulaşmak için dökülen sorular insanı çok değişik yerlere taşıyor. Tüm bu cümlelerin açığa çıkışı ise, hayal gücünün beş duyu organı ile bağlantısının olup olmaması üzerine idi. Beş duyusu olan ama binlerce yıldır aynı şekilde yaşayan ve taş üstüne taş koymayan milyarlarca insan hayal gücü yoksunu mu? Yoksa onlar hayallerinin peşinden koşmayanlar mı? Üzerinden uçak geçen köylülerin, kabilelerin, uygarlıkların onlara bakıp bunu nasıl anlamlandırdıklarını da merak etmiyor değilim!

Salt bilgi ile sorulara yoğunlaşan Yunan ve Roma dönemi felsefecileri farkında olmadan, tüm gelecek nesillerin bilincinde büyük bir sıçrama mı yaşattı diyeceğim ama onlardan farklı bir kıtada yaşam süren, Maya ve Aztek’lerde astroloji ve bilim çok ilerlemiş durumda idi. Hatta Avustralya yerlileri olan Aborjinler ve Asya’da yaşayan Şamanlar, Hindistan’da bulunan eski Veda’lar… Binlerce hatta on binlerce yılın gizem kaynağı Mısır. Varlığı hakkındayüzlerce eser yazılan Atlantis ve içinde daha birçok gerçeklik yaratan uygarlıklar.

Fark nerede? Nasıl oluyor da bu kadar derin ayrışmalar yaşıyor insanlar? Bilinç bir sıçrama hattı ise nasıl oluyor da bu kadar kopuk benlikler hayatlarına böylesi parçalanmış halde devam ediyor. Bilinçten bahsedince aklıma geldi, “Aynı bilinç halinde olan insanlar bir araya gelip, birlik kavramını oluşturabiliyor” şeklinde bir cümle kurmuştum. Böylesi bir BİR’lik düşüncesi taşıyan insan grubunun yaydığı enerji diğer insanları etkileyemiyor mu? Yoksa Kabala ile uğraşanların ve bulmaya çalıştığı o sihirli rakamdaki insan sayısına eriştiğimizde mi bütünsel aydınlanmayı yaşayacağız. Dünya üzerinde 6.264.356 kişi o biliş haline gelirse tanrısal bilinç yeryüzüne inecek ve bütünsel kurtuluşu yaşayacağız. İyi de bu bilinç şu anda her alanda tezahür ediyor zaten eksik olan ve gözden kaçan bir şeyler var bunlar -yine filmi başa sarıyorum- kapitalist sistemin oluşturduğu bir illüzyon dünyası mı?

Bizlerin neye inanması gerekiyor. Hangi soruları takip etmemiz, bize salt gerçekliği gösterecek?

Nasıl? Sorusu tüm cevapların başlangıcı olabilir mi? Nasıl, varabiliriz evrenin diğer ucuna. Nasıl, daha yükseğe uçabiliriz? Komşunun oğlunu nasıl yenebiliriz? Hala kızından nasıl daha zeki olabiliriz? Bu yolu nasıl kısaltabiliriz? Kendimizi nasıl aşabiliriz? Yoksa bütün bu nasıllara ve nedenlere gerek yok, bir kabilenin unsuru olup sadece oluşun içinde zamansız ve mekansız akmayı mı seçmeliyiz? Hangisi en mutlu ve acısız olabilir? Her şeyi bilip görüp sahip olamamak mı? Yoksa her şeyin aynı olduğu yerde, olan her şeye sahip olduğunu bilmek mi? Daha çoğu mu? Var olanın paylaşıldığı ve zamansız yaşandığı an toplamları mı? Ben o kabilenin bir unsuru olsaydım, sanırım kendisini modern diye nitelendiren insan topluluğunun yaşam modelini benimsemez ve içine girmezdim. Fakat bütün bu medeniyetin içinde iken de insan gibi yaşamayı seçer, taşlardan intikam almaz, suyun akışına teslim ederdim varsayımsız hallerimi.

İkilikten bir olmayı çığlık çığlık haykırıyoruz ya! Susmak lazım. Sadece kendi içindeki tüm ikiliklerden ayrışıp kendi birliğinin idrakine varmak ve vahdet-i vücudu deneyimlemek sonrada akıbetsiz yarınlara taşacak mutlu anlar biriktirmek gerek…

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir