Bugün duygulardan, Utanmak

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp… Çocukluğumuz bu kavramlar üzerine inşa edilerek büyütüldük. Bizi utandırma, bu yaptığından dolayı ailen olarak utandık, yaptığından utandın mı? Utanmadın mı bunu yapmaya? Bence utanmalısın! Ve daha birçok utanç hakkında özlü sözler ile büyümeye çalıştık. Kime ve neye göre belirleniyordu utanmak kavramı bunu çocukken pek anlayamıyordum fakat sonradan bunun da bir elalem hikayesi olduğunu fark ettim. Fark ettim ama iş içten çoktan geçmişti. Utanç duyacağım çok fazla şeyle yüzleşip, utan diyenlerin utanmazlığı içinde büyütmeye çalıştım çocukluğumu.

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

Peki neydi utanç? TDK diyor ki; “Onursuz sayılacak veya gülünç olacak bir duruma düşmekten üzüntü duymak, mahcup olmak:” Onursuzluk mu? Ve bir başka tanımı da “Çekinmek” bu biraz daha naif görünüyor. Haydi ilk tanım üzerinden ilerleyelim biraz, onursuz sayılacak ve gülünç olacak ne kadar uç iki hal değil mi? Gülünç duruma düşerken utanabilmek insani bir davranış fakat onursuz (neye ve kime göre) bir davranış sergileyen birinin utanç duyacağını düşünmek çok mantıklı gelmedi birden. Onur ve utanç birbirine çok bağlantılı görünüyorsa da onursuz insanların utanmak duygusu ile bir bağının olmadığı gün gibi aşikar.

Haydi utanç duygusunu biraz daha farklı bir alana taşıyalım. Çünkü utanç, tek penceresi olan duygulardan biri değil.  Onun da çok sayıda penceresi ve katmanı var kendi içinde. Varlık olarak büründüğümüz yedi katlı deryada utanç duygusu da yedi katmanlı bir şekilde tezahür ediyor hayatımızda. Duyguların yarattığı travmaların çözümü için duygunun kök sebebini de bulmanız gerekiyor. Peki utanç duygusunun kök sebebi ne olabilir? Aile ve terbiye mi dediniz? O sadece bir detay bu hikayede ve belki de en belirleyici olanı ama diğerlerini de bir duyun isterseniz. Haydi başlayalım, utanç duygusu ile tanışmaya…

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

İlk katmanımız, maddi varlığımız, sahip olduklarımız, servetimiz, paramız, evimiz, yaşadığımız yer, doğduğumuz yer yani köklerimiz ile ilgili. İlk utanç duyduğumuz yer sahip olmadıklarımız ile başlar. Ailemiz, kökenimiz, inancımız (azınlıkta isek), oturduğumuz ev, kıyafetlerimiz, ayakkabımız, telefonumuz (günümüzün bir başka utanç konusu) yani kısaca sahip olamadığımız ve üzerimize uymadığını düşündüğümüz şeylerden utanç duyarız. Bunu çocuklar ve ergenler de görebilirsiniz, ailesinden utanırlar. Onların giyinişlerinden, konuşmalarından, yaşlarından yani gördüğü ve idealize ettiği aile yapısına uymadıkları için onlarla görünmekten utanırlar ve içinde oldukları bu durumdan dolayı da ciddi anlamda bir çatışma yaşarlar içlerinde.

Sonra ikinci katman geliyor, burası cinselliğimiz ve bedenimizle ilgili. Cinsel arzulardan, bedenin şeklinden, kadınlığından, cinsel eğiliminden yani özetle kendi varlığından utanç duymak öne çıkıyor. Bu katman yani cinsellik ve arzular; toplumun, inancın ve ideolojilerin baskısı ile şekilleniyor. Ahlaksızlığın hüküm sürdüğü coğrafyalarda en büyük ahlaksızlığı yapanların bekçiliğini yaptığı namus kavramı, utanç duygusu ile kendisini var ediyor. Aslına bakarsanız, utanmayı en çok bu ahlaksız ve onursuz insanlar dünyaya dayatıyor çünkü o zaman kendi ahlaksızlıkları sizin utanç duygunuz nedeniyle görünmüyor. Utancın en büyüğü olarak cinselliği gören Katolik kilisesi en çok pedofilinin ve eşcinsel ilişkinin yaşandığı yer olduğunu biliyor muydunuz? Dünya genelinde binlerce rahip, pedofili ve eşcinsel ilişki yüzünden fişlenmiştir ve birçoğu görevlerine halen devam ediyor… Bizdeki durumları da basından takip edebilirsiniz. Utanmanın, arsızların eline geçtiği dünyada ne yazık ki her birey kendisini suçlamaktan ve suçluluk duygusu ile kendisini affettirmeye çalışmaktan bu yozluğu göremiyor ya da görmezden gelip kendi utancının günahıyla yaşamayı seçiyor.

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

Bir sonraki utanç katmanı ise eylemlerimizin sonucu ortaya çıkan başarısızlığın getirdiği utanç duygusu oluyor. Ne, 6 kere 7= 43 mü? Utanmadın mı bunu söylerken? Utanmak… İstanbul ne zaman fethedildi? 6 Ekim 1923 mü? Bunu da mı bilmiyorsun? Hiç utanman yok mu? Liseye gidiyorsun! Oğlum/kızım bu okulu bitir bizi utandırma! Seni oralara gönderiyoruz, başar ve bizi utandırma! Başaramamanın utanması olur mu? Oluyor. Başaramadığımızın utangaçlığı en kötü olanı çünkü parasızlığımızın özgüvensizliği kadar ağır bir yükü yükler sırtımıza. Yüzümüzü kara çıkarma! Elinden geleni yap! Haydi bakalım, başınızı öğe eğdirip, utançtan kıpkırmızı yapacak bir başka deneyim daha, başarısızlığın utancı. Biz bu dünyayı duyguların karanlık yanlarını deneyimlemek için gelmedik fakat her birey en sevmediği ve nefret ettiği bu duyguları ve onların bileşkelerini hem kendilerine hem de çocuklarına yaşatmak için elbirliğine gider ve dünyayı utancın merkezi haline getirir. Başaramamanın utancıdır bunun adı…

Geldik dördüncü katmandaki utanca. Bu görece daha masum bir utanç gibi görünse de içten içe öldüren ve yalnızlaştıran bir özelliğe sahiptir. Sevginin ve sevmenin utancı ya da utangaçlığı. Utanma duygusunun bir mıh gibi yerleştiği kalbimiz ve bilincimiz günün sonunda sevgisini ifade edecek özgürlüğü bulamadığı için sevdiği kişiyi kaybedecek kadar özgüven yoksunu haline getirir insanı. Buradaki utanç, sevilmediği duygusunun da beslenmesine sebep olur ve değersizliğin en derin hallerini yaşatır insana. Hayatın ne çok oyunu var bizimle değil mi? Yoksa hayatı biz mi böyle çetrefilli bir oyun haline getiriyoruz? Altı üstü sevmek yahu, onun neyinden utanacağız ama öyle değil işte kazın ayağı, her yerine bir perde takıp ar ve namusla birleştirip, utancın en derin hallerini bir şekilde yaşatıyor bize. Sevmekten utanır hale geliyoruz ve sevgisizliğin düşmanlığını büyütüyoruz içimizde. Utanmak ve sevmek yan yana gelmesi bile suç iken utanç içinde kalabiliyoruz sevginin orta yerinde.

Ah o kelimeler keşke hep en doğru zamanda en doğru yerde çıksa ağzımızdan ama öyle olmuyor bazen. İfadenin yarattığı utanç ise hayat katmanımızın beşinci kapısını aralıyor bize. Konuşmanın utanmazlığı… Büyüklerin yanında öyle konuşulmaz, ayıp… Utanmalısın! Büyükler? Anneye/babaya öyle şeyler söylenmez, ayıp… Utanmalısın! Öğretmene öyle cevap verilmez, ayıp… Utanmalısın! Kendini ifade etmeye her türlü engelin konulduğu yerde haddini bilmeyenlere (anne/baba/öğretmen vb. kim olduğunun bir önemi yok) kendi düşüncelerini söylemek utanç kaynağı olarak görünüyor. Utanmalısın, utanç duymalısın. Bir de bilinçaltında yatan fantezilerin ya da düşlerin (cinsellikte dahildir buna) utanç duyularak ya da duyulmayarak ifadesi var. Günümüz sosyal medya dünyası haline geldi ve birçoğumuz sosyal medyanın klavyeler arkasındaki gizli dünyasında bu fantezilerin ifade edilme şekilleri ile karşı karşıya kalıyoruz. Bazen paylaşımlarda bu fantezilerin ifşa edilmiş hallerine denk geliyorum, normalde o cümleyi karşısındaki kişinin yüzüne ifade edemeyecek kişiler, utancın en üst notasına çıkarak uç isteklerde bulunabiliyorlar. Hatalı cümle kurduğu için alaya alınıp utananlar, utandığı için aklına gelen cümleyi kuramayanlar, gelin olduğu için yaşadıklarını ifade etmeye utananlar, uğradığı şiddeti utandığı için anlatamayanlar, tacize hatta tecavüze uğradığı için utanç duyup bunu çevresi ile paylaşamayanlar hepsi ama hepsi bu kapıda kendi varlıklarının cehenneminde yanıp kül oluyorlar. Utanmanın daha çok can yaktığı yerdir bu katman ve acıması da yoktur. Ya anlatır suçu işleyeni afişe eder ya da utanır anlatmaya ve kendisinden utanç duyacak daha fazla kişinin var olmasına izin verir, insan. Seçim burada yine insanın elinde bir kapı kilidi olarak duruyor, açıp gitmek ile kapalı kapılar arkasında kalıp yavaş yavaş ölmenin seçimi…

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

Başıma bunların geleceğini biliyordum, benim yüzümden oldu, ben yaptım, tüm suç benimin yarattığı utanç duygusu var ki bu da altıncı katmanımızla kendisini açığa çıkartıyor. Burası biraz daha enayiliğimizin utancıyla ilintili aslında. Gördüğümüz ama görmezden geldiğimiz, bildiğimiz ama bilmeyi kabul etmediğimiz, fark ettiğimiz ama reddettiğimiz deneyimler sonrasında oluşan ve ahmaklığımıza bir ödül olarak yerleşen utanç duygusu. Karşımızdaki kişinin yapmasından utanç duyacağı ama onun utanmadan arsızca hareket ettiği ve bizim bir insana yakıştıramayıp kendimizde duyduğumuz utanç duygusudur. İçsel olarak sahip olduğumuz temel insani vasıflar bize durmamız gereken yeri gösterir ve biz buna uyarız. Fakat kendimizin gördüğü dünyayı herkesin gördüğünü varsayarak hareket etmek gibi ahmakça bir davranışı da en çok burada kullanırız. İnsan olan bunu yapmaz, o yapıyor ama ben utanıyorum dediğiniz olaylara bakın, orada utanması gereken gerçekten siz misiniz? Yoksa eylemi gerçekleştiren kişi mi? Utanç duyulacak şeyleri bu seviyede çok güzel yorumlayabiliyoruz ancak ona uyacak bilgeliğe herkesin sahip olduğu gibi gerçekçi olmayan bir inancı da taşıyoruz içimizde. İnsan acıkınca yemek yer! İnsan susayınca su içer! Uykusu gelince de uyur (ne kadar zorlasa da bir an gelir devrilir) gibi insani vasıflarla bir tutuyoruz ne yazık ki etiği, erdemi, sevgiyi, barışı, iyiliği yani insana dair olan tüm güzellikleri… Ancak, insanlığın büyük çoğunluğu ki buna çocukları da dahil edebilirsiniz bu güzelliklere sahip olmadan hatta sahip olmayı geçin onların farkında bile olmadan yaşayıp ölüyorlar. Bu yüzden utanç duygunuzun bu kapısını kırıp atın hatta duvarlarınızı da yıkın ve dünyanın en çıplak halini yorumlamadan görün ve utancınızdan özgürleşin…

Gelelim son katmanın utancına… İstemenin utancı… Başkasında olmayan şeyleri görüp onlara sahip olmanın utancı. Dünyaya yetememenin utancı. Tüm insanlığı, hayvanları, doğayı kurtaramamanın utancı. İlahi bir güce sahip olduğunu düşünüp, onunla bir şey yapamamanın; yani ruhsal başarısızlığın utancı. Bu utanç tüm insanlığın varoluşuyla ilgilidir. Yedi katmanlı utanç yolculuğunda dünyadan ve benliğinden bağımsız yaşanan bir utançtır ve başkalarının işlediği suçların da utancını yaşatır içinde. İnsanlığından utandığı yerdir burası çünkü bilir ki insan olan, bu kadar kötülüğü bu dünyaya yapamaz hatta yapmamalıdır… Bu katmandaki utanç da diğer katmanlarla aynı sonuca götürür bizi ve suçluluk duygusunu besler. Kendimizi suçlarız… Suçluluk duygusu da bağımlılıklarımızı tetikler, alkol, sigara, seks, kumar, madde, eşya bağımlılığı adına her ne derseniz deyin bir şekilde kendimizi cezalandırma yoluna gideriz ve utanç duygumuzu bunlarla yenip cesaret elde etmeye çalışırız. Çoğu yerde cesaret için alkol alıp aslan kesilen kişilerden bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Aslında alkol orada cesaret vermez, utanma duygusunu besleyen duvarı yıkar ve kişinin benliğini ortaya salar. Ayıldığında yaptıklarına şahit olduğunda ya da birileri kendisine anlattığında o yıkılan duvarlar yeniden inşa edilir ve tekrar utanç duygusu açığa çıkar. Yolculuk bu şekilde devam eder durur…

Utanç duymak… Utanmak… Utandırmak… Ayıp…

Her bir katmandaki detayları çoğaltabiliriz hatta her biri için bir hikaye bile yazabiliriz fakat özünde şunu fark etmeliyiz ki utanç duygusu; bize toplumun aile ve eğitim sistemi ile dayattığı, çoğu yerde zarar veren ve bizi ezip yok eden bir duygudur. Utanç duygusunu kaldırırsak geriye ahlaksızlık kalır diye düşünmeyin, erdemi koyduğunuz yerde ne ahlaksızlıktan ne de utanç duygusundan bahsedebilirsiniz. Henüz çocuk deneyecek yaşta iken öğretilen utanç kavramı yerine, toplumsal yozlaşmanın karşısında nasıl durulması gerektiği anlatılırsa dünya daha güzel bir yer haline gelecektir. Çocuklarınıza utanmayı ve utanç duygusunun yarattığı suçluluk duygusuyla yaşamayı değil, erdemli olursa dünyanın ne kadar güzel bir yer olacağını anlatın, işte o zaman aradığınız cenneti inşa etmeye başlarsınız. Seçim sizin, ya ateşinizle daha fazla alanı yakıp yıkmaya devam edersiniz ya da su olup damla damla çoğalarak fidanlardan ormanlar doğurursunuz an be an…

Ahlaksızlığıyla sizlere utanç duygusu yaşatanları  görün ve ışığınızla onların karanlığını aydınlatın… Bugün olmazsa yarın mutlaka doğacak olan güneşe onlar da eşlik etmek zorunda kalacaklardır. Yolunuz açık olsun…

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir