Kadın doğası itibariyle Şaman ruhu taşır

“Kozmos’un dişil yaratıcı göğsünden, muhteşem bir aşk eseri olarak doğmuştur İnsan

Maya Elder, Don Vicente Martin

 “Halloween” denilen gecelerde kız çocuklarına ürkütücü ve çirkin cadı maskeleri takmayı sürdüren, böylelikle kızları ve dişil olanı hala kara büyüyle ilişkilendirme algısına hizmet eden, üstelik ‘ileri’ kabul edilen bir toplumun bu geleneğine şaşırmazsak, kadının ve şifacılığının modern toplumlarda hala çelişkiler ve yanlış anlaşılmalarla dolu olmasına da şaşmamak gerek…
İnsana dair tarihsel, antropolojik ve ruhsal araştırmalar çağdaş dünyanın ilgi odağına yerleştiğinden beri yayınların ve öğretilerin büyük çoğunluğu erkekler tarafından üstlenilmiş, kaleme alınmıştır. Gerek ortaçağlara uzanan, gerekse onların yeniçağ versiyonlarını oluşturan spritüel bilgilerin çoğunu erkekler öğretmiş ve öğretmektedir. İlginç olan husus, takipçilerin ve uygulayanların çoğunluğunu ise kadınların oluşturmasıdır. Tarih boyunca ve günümüzde ifade bulan tüm görüşlerde, kavramlarda ve esasen kararlarda, eril olan (erkek bedeninde ifade bulan) otoritenin sesi egemendir.

Kadınların referans verildiği, dişil olana atfedilen bilgilerin çoğunluğu, Tanrıçalara inanılan zamanlarda kalmış öykülerdir. Kaldı ki, Tanrıçaların sahnede olduğu dönemlerin kaleme alındığı kaynaklarda da bunlar kadının gözünden, kadının ağzından ifade bulmaz. Tanrıçalar sonrasında, son iki bin yılda hakkında sadece olumlu anlamda yazılmış kadın Hz.Meryem’dir. Jeanne d’Arc dâhil adları geçen diğer kadınlar erkek lisanı, erkek bakışı, erkek sunumu ile, çoğunlukla yanlış ya da taraflı biçimde anlatılmış, ya baştan çıkarıcı, hataya sevk edici, zaaflarının esiri ve hatta erkeği gücünden edici olarak aşağılanmış, ya da cesur duruşları, seslerini çıkarmış olmaları nedeniyle zaten öldürülmüşlerdir.

şaman kadın maya

Sosyolojimiz ile doğamızın çapraşık durumuna baktığımızda “eril” olanın sadece yönetimlerde egemen olmadığını, insana dair öğretilerde ve anlatılarda, yorumlarda da sözü geçen olduğunu görürüz. “Dişil”i kabulde, saygıda, hakkını vermede, eril’in kontrolü ne kadar elinde tuttuğunu anlamaya çalışırken, bizatihi kadınların da bu çapraşık hususa katkılarını görmek gerekiyor. Kadim bilgileri arayanlar erkek hocaları daha bilge, erkek şifacıları daha güçlü, erkek medyumları daha doğrucu, erkek bilimcileri daha etkili olarak kabul ediyor ve sonuçta bilim insanı yerine “bilim adamı”, insan yerine “insanoğlu” deyiveriyor. Bilimsel, kültürel, ruhbilimsel ya da spritüel öğretilerde, rehber ya da hoca olarak kadın mı, yoksa erkek mi seçeceğini samimiyetle akıldan geçirmek, nedenini tartmak, bu eğilimdeki payını anlamaya çalışmak, kadınların kendi özlerini değerlendirmelerinde yararlı olacaktır kanısındayım.

şaman kadınlarıOysa her insan eril ve dişil enerjilerin bir bütünüdür. Erkek de olsa, kadın da olsa, bu değişmez. Yin ve Yang sembolleri, cinsiyet çıkışlı olmayan bütüncüllüğün temsili olduğu halde, bu ifadeleri dile getiren kültürlerde dahi dişil olan Yin, istismar edilmiş, kötü değerlendirilmiş ve kötüyü temsil eder ifadelere ulaşılmıştır. Öte yandan “eril” ile dengelenmeyen “dişil” de sorunludur. Dengenin olmadığı kişilikler kadar dengenin olmadığı siyasi sistemlerde de hep sorun çıktığı için, bu konu günümüz toplumlarının temel meselesi olmaya devam ediyor. Erkek ve kadın aynı özden ve aynı özelliklerden oluştuklarını içten hissetmedikçe, Yin ve Yang de işe yaramıyor, az sonra vereceğim örnek dışında Budist rahipler hep erkek oluyor.

Bugün tüm dinlerin öğretileri içerisinde kadınlar tarafından kaleme alınmış ya da bir kadın tarafından dile getirilmiş çok az metin, çok az söylem buluruz. Gerek Papalık hiyerarşisinde, gerekse diğer monoteist dinlerde ya da dünyanın güçlü ruhsal öğretilerinde merdivenin üst basamaklarında erkekler oturur. Durum böyle olunca, diğer tüm öğretilerde olduğu gibi, Şamanizm’in aktarılması, anlatılması ya da anlaşılmasında aynı yanılgılara düşülüyor. Şaman öğretilerini ilk kaleme alanların erkek olması Şamanizm’in bazı önemli ve değerli denge vasıflarının anlaşılmasını ve kavranmasını başından yönlendirmiş, erkek şaman imgesini ön plana çıkarmıştır. Mesela ilginçtir ki, bazı Batılı yazarlar Ayahuasca seremonilerinde kadın olmaması gerektiğini iddia ederler.

Şamanizm sonrasındaki asırlar boyunca asılan, yakılan ve suya atılarak boğulan kadınlara duyulan tepkinin temelinde, dinsel öğretilerin vurguladığı günahkar olma damgalarının altında, kadınların bir doğal özellikleri, döngüsel kanamaları vardır. Oysa şaman toplumlarda kanama, yenilenme özelliklerini temsil etmekle kalmıyor, bu dönemde kadınların yaratıcılıkları kadar, ruhsal ve şifacı güçlerinin de arttığına inanılıyordu. Yakın ve yeni çağlarda kadınlara (metaforik olarak) “kan kusturulması”nın bu gücün yaratmış olduğu ürküntü ve hatta rekabetten kaynaklandığı düşünülebilir.

Aslolan birini diğerine tercih değil tabii ki… Aslolan dişil ve erilin vazgeçilemez bütüncüllüğü. Dişil olan, Ay’ın enerjisiyle yüklü, içe dönük kabul edici, üretici, besleyici, uyandırıcı, anaç güçle dolu. Eril olan, Güneş’in ışığıyla yüklü, eylem, dışa dönük, düşünce, odaklanma becerisiyle dolu. Bu iki özellik birleştiğinde, şifanın gücü ortaya çıkar.

Kadın da erkek de her iki enerjinin tüm özelliklerini taşımaya muktedirdir; yeter ki, bireysel olarak bunu gerçekleştirmeye çalışsınlar.

“Kadın doğası itibariyle Şaman ruhu taşır…”
Chukchee atasözü

şaman kadınları ritüelDiğerleri asılırken, yakılırken, boğulurken, bütün kadınlar ayağa kalkmış olsaydı, Toprak Ana’yla ilişkilerinin farkındalığı içerisinde, seremonilerin, şifalarının ve görünmeyen dünyaların rehberliğine inanmış olsalardı, her şey farklı gelişebilirdi. Ama bugün bile içlerine yerleşmiş kuvvetli korkular buna engel ve hatta kendilerine engel olmayı sürdürebiliyor. Shamanism: Archaic Techniques of Ecstasy adlı kitabında, pek bilinmese de, Mircea Eliades bile, kadın şamanların orijini maskülen bir meslek olan şamanlığın bir tür “dejenerasyonu” olduğunu yazmıştır. Oysa Moğolistan’dan Afrika’ya kadar ilk şamanların kadın olduğu kendisine anlatılmaya çalışılmıştı. Dünyanın tümünde ama özellikle bazı toplumlarda kadın şifacılar çok önemsenmişti. Bu hususu belgeleyecek çok kaynak olduğu halde, güncel yayınlarda pek yer almaz.

Kadın Şamanların Cadı olarak sunuluşunda, onların Toprak Ana ile aynı öze sahip olmalarından kaynaklanan özel ilişkilerine duyulan gıptayı da düşünebiliriz. Şifalandırmada kullandıkları otlar ve bitkiler dişil gücün sahibi Toprak Ana’nın mahsülleridir. Görünmeyen dünyalara giden yollar bu dişil dünyanın kapılarından geçerek gerçekleşmektedir; yolu gösteren, açan, geçiren ve tüm yardımlarını sunan Ana’dır Yeryüzü…

Carlos Castaneda’nın ünlü kitaplarından ve Castaneda’dan etkilenerek etno-botanik dünyalara ilgi duyan çok sayıda yazar, mesela Terrence McKenna, “eril”e saplanmanın sonucunda “Psikodelik (sanrılatıcı) Şamanizm” yoluna yönelmiştir. Oysa bitkiler âleminin zenginliğinde, etno-botanik ve halusinojen bitkiler sınırlıdır. Doğa ‘Ana’dır; transa geçmeye gerek bırakmayan şifalar sunan bir muhteşem bir umman’dır. Castaneda’nın gölgesinde kaldıkları için tanınamayan iki kadın takipçisinin (Florinda Donner-Grau ve Taisha) bitkisel şifa konusunda müthiş notlar kaleme aldıkları halde seslerini duyuramamış olmalarının sebebi, şamanizmin eril ellerde yaygınlaşmış olmasıdır.

Sıra dışı âlemlerin doğal ebeleri olan kadınları sahip oldukları güçten ürküten, bu gücü fark edemez kılan, hatta kendini bu dişil güce layık görmemeye yönelten şey, erkeklerin erken davranarak yolu kesmeleri olmuştur. Oysa kastedilen güç, ‘kontrol’ değildir, ‘hâkimiyet’ değildir; ne sahip olana, ne de olmayana tehdit değildir. Bu nedenledir ki, şimdiki zaman kadınların (“unlearn”) öğretilenleri unutma vaktidir.

Uzun bir yolu geride bırakmış olsalar da, kadınların kolektif bir korkuyu, ‘zulme / işkenceye / ezaya maruz kalma korkusu’nu şifalandırmaları gerekiyor. Hala dünyanın pek çok yerinde aşık oldukları için taşlanan, recm edilen kadınlar var. Hala bazı geri kalmış toplumlarda cadı olduğu iddiasıyla yakılan kadınlar var. Tecavüze uğrayan olduğu için öldürülen kadınlar var. Kadına şiddet bir metod olarak onun doğal gücünün farkına varması geciktirmekteyken, zaten derin anlamı tam çözülememiş şamanik vasıflarını sahiplenmek için kadınların hem kişisel algılarında, hem de sosyal konumlarında mücadele etmeleri gerekiyor. Önce kendileri özgürleşenler, başkalarının özgürlükleri için mücadeleye başlarlar.şaman törenleri

‘Yaşayan örnek’ olmayı seçmiş ilginç kadınlardan birisi doğu ruhsal ilminde kadınların aydınlanmasının mümkün olamayacağı tezine karşı mücadele eden ve Tibet’te kadın rahipler için bir manastır kuran Tenzin Palmo’dur. ‘The Cave in the Snow” (Kardaki Mağara) adlı kitabında, boyunları eğdirilmiş ve sahiplenilmiş Tibetli kadınların Budist bilincine vakıf olmaya muktedir olduklarını anlatabilmek için nasıl bir ısrar, inat ve direniş göstermesi gerektiğini anlatır. Dalia Lama’ya konuyu sunmak için verdiği mücadele, bu eşitsizliği, hak yenmişliği en uygun lisan ve sunumlarla anlatması yıllarını almış. Sonunda bazı şeylerin değişmesi gerektiği konusunda kabulünü ve onayını sağlamış. Böylece Tibet’te Budizm yolunda yürünecek, yürürken erkeklerle aynı koşullara sahip olunacak bir kadın manastırının açılması mümkün olmuş.

Kadın doğası itibariyle, özünde bir şaman ise, değiştirici ve dönüştürücü olma vasfına sahip demektir. Kolektif olarak bu bilinci üstlenmek özevrimleşmeyi gerektirir. Bilinci sahiplenmek, aktif olarak insanlığa sahip çıkmak ve böylece bilinci hizmete dönüştürmektir. ‘Hizmet’ zaten öne çıkmak demektir. Meslek ya da uygulamaları onlarca biçimde olur. Edebiyat, müzik, resim gibi alanlarda Sanatçı olarak, söylenmesi gereken şarkıları söyleyen şarkıcı olarak, doğa için, insan için, toplum için aktivist olarak, sosyal hizmetlere yönelerek toplum yaralarını sarmaya çalışan olarak, ya da anlatan, öğreten olarak…

O zaman Gezegenimiz, Annemiz, Ay ve Güneş mutlu ve huzurlu olacaktır…

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir