Çiçeklerin Tarihçesi

Bilim adamları, 21. yüzyılda belgelenen ve yaşayan 270.000’den fazla çiçek türü olduğunu söylüyorlar.

Bulunan ilk bitki fosilleri 93 milyon yıl öncesine dayanan odunsu manolya benzeri bitkilerdir. Paleobotanistler, son zamanlarda 120 milyon yıl öncesine ait minik bitki benzeri çiçek fosillerini ortaya çıkardılar. Bilim adamları tarafından anjiyospermler olarak adlandırılan çiçekli bitkilerin, Kretase döneminin ortasındaki birçok yerde ve çeşitlilik gösterdiğine inanılıyordu… 146 milyon yıl önce. İsveç, Portekiz, İngiltere ve ABD’nin Doğu ve Körfez kıyılarında bulunan fosillerde korunmuş çiçek ve çiçek parçalarının sayısız görüntüsüne rastlanmıştır.

Çiçeklerin Tarihçesi

Çiçeklerin baş döndürücü kokuları tüm medeniyetlere sembol olmuştur. Tarihin kitaplarından ve araştırmacıların kaynaklarından elde ettiğimiz bilgiler insanlığın varlığının ilk gününden itibaren çiçeklerin hep yanlarında olduğudur. Tanrıların ve Tanrıçaların aşkları ve ihtirasları hep en güzel çiçeklerin adları ile anılmışlardır.

Hint Tanrısı Kamadeva ve eşi Tanrıça   Rati aşk ve şehvetin temsilcisi olduğu bilinir. Batı medeniyetinde ki sevimli aşk tanrısı EROS gibi. Kamadeva’nın oklarının ucunda çiçekler olduğu ve arzu ve ihtirasını fırlattığına inanılır, oklarının yayının arılardan, tahta kısmı şeker kamışından oluşur. Çiçeklerin tatlı kokularından çıkan 5 ok 5 duyuyu ifade eder. Oklar her kime saplanırsa aşk ve ihtirasımın güçlendiği görülür. Bu beş çiçeğin Gül-Lavanta-Jasmın-Ylang Ylang-Pathouli olduğunun da altını çizmek de fayda var.

Medeniyetlerden medeniyetlere mitler neredeyse hep aynı gibidir, çiçekler bu mitlerin içinde özel bir yer edinir. Yunan Mitolojisinde Tanrıça Hera’nın Tanrı Zeus’u kendine bağlamak için her buluşmada çıplak tenine YlangYlang çiçek yağlarını sürdüğünü de kaynaklardan öğreniyoruz. Ya da daha ileri Medeniyetlerde Kudüslü kadınların sokağa çıkmadan önce ayaklarına mür çiçekleri sürdüğünü ve aşık etmek istedikleri erkeğin önünde ayaklarının üzerinde zıplayarak, bu mür çiçekleri kokusunun yayılmasını sağlarlar ve aşıklarını baştan çıkarıcı bu koku ile yakalarlarmış. (1) Mür çiçekleri aynı zamanda İsa ya gelen üç majinin hediyelerinden biridir. Bu yüzden Hristiyanlıktan kutsal çiçek olarak kabul görür. Bu üç hediyenin biri Mür biri Altın bir diğeri ise günlük ağacıymış (franqi.)

Afrodit’in istiridye içinde doğan bir Tanrıça olduğunu biliriz. Afrodit bugünün afrodizyak kelimesine sebep olmuştur. Onun çiçekleri kullanarak yaptığı her türlü sihir, bu sihirim biriktirdiği şişeleri ile ünlü hikayeleri. Tüm mitlerin içinde var olan Çiçekler zaman zaman kokularıyla, zaman zaman sembolik günlerin baş tacıyla yanımızda olurlar. Kendini güzelliğe ve aşka adamış Kleopatra, Josephin, Kraliçe Elizabeth, Victoria, Prenses Nerolla gibi kraliçelerinde çiçeklerle bir bir ihtiras güçlerini çiçeklerden alan tarihsel isimlerdir.

Peki en eski inançlardan biri olan Şamanizm? O kullanmamış mıydı çiçekleri?

Druit rahiplerinin hemen hemen her ritüellerinde Tanrılara seslerini duyurabilmek için yakılan tütsüler, ağaç kabukları ve kökler daha sonra ki modern yıllarda aromaterapi ustalığında birleşecektir. Sevgiyi çoğaltmak için yakılan Holly dalları, üretkenliği arttırmak için Elma Çiçeği yaprakları ve zeytin yapraklarından elde edilen basit çaylar, iyileşmek için yudumlanan ruhani geçişler. Ruhlara saygı, ölüm ve doğumun asaletini öğrenme. Alaska Çiçekleri terapisinde Geleneksel Şamanik bitki kullanım yöntemleri kullanılır. Bitkinin psikoaktif maddesinden ayırılır, güneş enerjisi ve suyun hafızası çalışır. Çay en kutsal içecektir. (Bizim anladığımız manada çay değil, bitkinin çiçek ya da köklerinden yapılan demleme)

Peki ya hep baş rolde olan İhtiras ve aşk için hangi çiçekler kullanılmıştı? Elbette ki Amberler, Miskler, Güller özel uçucu kullanılan vücut yağları ya da çiçek suları. İngiltere’nin hemen hemen her Kraliçesi zamanında adına özel çiçek kokuları üretilmeye başlamıştı. Kraliçenin kokusunu ondan başka kimse kullanamazdı. Kraliçe Elizabeth tam bir Lavanta çiçeği düşkünüydü. Lavanta çiçek banyosu, çiçeğin suyu ile (distilasyondan elde edilen öz su) lavanta konserveleri, şarap ve çayları, dolap içi kokuları ve daha neler neler…

BAHÇEDEN GÜL’Ü ÇALAN KRALIN OĞLU…

Gül kutsal çiçeklerin kraliçesidir onun tacını medeniyetlerin her döneminde, sevginin, aşkın sembolü olarak biliriz. Yapılan araştırmalar Botanik tarihçelerinden elde ettiğimiz bu bilgiler doğrultusunda Gül çiçeğinin kutsallığını kavrıyoruz. Roma da Antik Yunan da sonra İtalya da Asya da hep Güller sevginin koşulsuz adı olmuşlardır. Gül üzerine yazılan hikayelerden

Bugün size bir araştırma konusu olan; Bakavalı Bahçesi’nin tanımından söz etmek istiyorum.  İngilizler tarafından Kalküta’daki Fort William Koleji’nde harmanlanan ilk eski Farsça-Arapça OLARAK bulunan metnin adı ;  “Gul-e-Bakavali”dir. Bu On dokuzuncu yüzyıla ait bir hikayedir ve çeşitli varyasyonları vardır. Metin, olağanüstü iyileştirme gücüne sahip bir çiçek olan Gül’den bahseder.

Kohi Kaff (bugünün Pamirleri) adı verilen efsanevi bir dağın arkasında GÜL adında bir çiçeğin büyüdüğüne inanılıyordu. Bu bölge insanüstü yaratıklar ve doğaüstü varlıklar yaşamaktaydı. Hikayede, doğu topraklarının kralı Zainal Maluke, bir gün astrologları tarafından oğlu Taj-el-Maluke’den 12 yıl uzak durmaları konusunda uyarılır, çünkü genç adam kötü bir yıldızın altında yani enerjinin tam içinde durmaktadır. Ne yazık ki, baba astroloğunu dinlemez, oğlunu görür ve kör olur. Taj-al-Maluke, kraliyet babasına körlüğe neden olduğu için vicdan azabı çeker, halk arasında bu olay her konuşulduğunda, bir şeyler yapması gerektiğini anlar. Nihayet, görmeyi geri getirebilecek ve gidip onu aramaya karar verebilecek güçlü bir çiçek adı öğrenir bir bilgeden.

Her kim Gül yapraklarını, kokulu taçlarını gözlerine sürerse, gözleri açılır, Sağır kulaklar işitir, sevgiden yoksun olanları kokusu ile doyar demiş bilge kadın .Ancak ulaşmak neredeyse imkansız olan bir bahçede bulunduğunu da eklemiş sözlerine. Yola çıkan Kralın oğlu, cesaretinin ve inancının güçlü olduğunu söyleyerek ülkeden ayrılır. Hikâyenin bazı versiyonlarında Hindu Tanrısı Indra dan ve onun şifalı çiçeği olan Gül’den söz edilir.

Çiçeği bulmak zaman alır ve prens birçok tehlikenin üstesinden gelmek zorundadır, ama sonunda güzel bir prensesin de evi olan BaKAVALİ’nin gizemli bahçesini bulur. Bakavali adında ki bu güzel kadın aslında insan görünümlü bir tanrıçadır. Taj aşık olur, onun güzelliği ve bahçeden yayılan çiçek kokuları ile sarhoş olur. Gecenin karanlığında Taji, Bakavalinin dudakları ile buluşur, bu şimdiye kadar hiç almadığı tadın içinde hep Gül kokusu alır burnu.

Ertesi sabah Bakavali uyandığında yanında kimseyi bulamayınca şaşırır, en sevdiği çiçeği olan Güllerinin gittiğini ve parmağında ki altın bir yüzüğünü bulamayınca, öfkelenerek hırsızlığının intikamını almaya ve Taji yi cezalandırmaya söz verdi. Bu sırada Taj kral babasının huzuruna çıkar ve hekimlere gülleri verir. Yoğun ve hummalı bir çalışma başlar sarayda. Hekim başı ve astrologlar çiçeği özenle işlemeye başlar. Onun uçucu yağını çıkarıp Kralın gözlerine sıvarlar. Birkaç saat içinde kral yeniden görmeye başlar. Bu sırada şifalı çiçeğinin ve yüzüğünün peşinde olan Bakavalı ülkeye gelir ve onu bulup cezalandırmak ister. Ona âşık olduğunu fark eder, onunla evlenmek istediğini anlatır. Tajı çaresizce bu teklifi kabul eder zira ondan oldukça etkilenmiştir. Yüzüğü kendi parmağına takar ve onunla nişanlı olduğunu ilan eder. Yüzüğü parmağına takar takmaz onu taşa dönüştüren Bakavalı bir Tanrıça olduğu için bunu yapmak zorunda olduğunu söyler.

İçinizde ki aşkı bulmanız fakat ona esir olmamanız dileğimle…

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Bu sayfa kopyalama karşı korumalıdır !!