Rüyalar: Bilinçaltı mı? Spiritüel mi?

“Rüya bilinç dışına açılan kral kapısıdır.” Sigmund Freud

İnsanların çoğu rüyalarında bir anlam, bilgelik ve rehberlik kaynağı bulmuşlardır. Eski uygarlıklara baktığımızda rüyaların, daha çok ruhsal bir olay ve günlük yaşamın ötesindeki bir kaynaktan gelen; çok daha derin anlamları olan bir armağan olduğu düşüncesinin hâkim olduğunu görürüz. Hem Doğu’da hem Batı’da hemen hemen bütün dinlerde, rüyalar özenle dinlendi, yorumlandı ve ruhsal uygulama olarak kabul edildi. Öyle ki rüya sadece sahibine değil, rüyayı gören kişinin ait olduğu tüm topluma faydalı olabileceği düşünüldü. Özellikle kehanet içeren rüyalar hep bu şekilde yorumlandı. Rüya yorumlarının yapıldığı en eski metin Asurbanipal (İ.Ö. 668-627 yılları arasında hüküm sürmüş son büyük Asur kralı) Ninive kentinde kurduğu kütüphaneye kadar gitmektedir. Eski Yunan mitolojisinde ise Hypnos’un(uyku), Nyx’un (gece) oğulları Morfeus ise düşleri ifade ederdi. Yine eski Yunan kültüründe rüyalar ile ilgilenmiş olan ünlü isimlerden biri aynı zamanda tıbbın babası olarak kabul edilen Hipokrat’tır. Hipokrat’a göre rüyalar, kişinin sağlık durumunu önceden haber verici nitelikte olabilmekteydiler. Ayrıca Hipokrat “rüya anahtarı” denilen sembolik kapılarla kodlanmış olduğu düşünülen rüyalardaki verilerin “haberci” olabileceği üstünde durmuş ve çalışmalar yapmıştır. Aynı zamanda ünlü filozof Aristo da “Rüyalar” adlı eserinde rüyaları incelemiştir. Bunun yanında İslam peygamberi Muhammed’in de gördüğü birçok rüyanın gerçekleştiği bilinmektedir. Tasavvuf ilminde ise rüyalar çok önemli bir yer tutmaktaydı.

Rüya Nedir?
Rüya, uykunun REM evresi denilen hızlı göz hareketi evresi ile bağlantılı hem görsel hem de işitsel algı ve duygular bütünüdür. Bu rüyanın bilimsel tanımıdır. Başka genel geçer bir tanım ise; ruhun bedenden ayrıldığı evrede yaşanan olaylar bütünüdür. “Ruh bedenden ayrılırsa ölüm gerçekleşmez mi?” der gibisiniz. Fakat aslında tam olarak öyle değildir. Ruh bedene perispri (klasik ruhçuluk anlayışına göre, ruh ve beden bağlantısını sağlayan yarı maddî, akışkan bir bağ) ile bağlı olup; onun vasıtasıyla bedene hükmetmektedir. Ölüm anı gelene kadar da o bağ kopmaz. Fakat rüya denilen durumda perispri oldukça incelir. Bu sebeple ruhun bedenden ayrıldığı evredir de denmektedir. Böylece ruh hem beden ile bağını kopartmamakta hem de spatyomda seyahat edebilmektedir.

Rüyalar salt bilinçaltının dışarı vurumu mudur?
Rüyalar denilince İsviçreli ünlü psikiyatr ve analitik psikolojinin kurucusu Jung’ı es geçmek olmaz. Ona göre; rüya, çoğunlukla inanıldığı gibi rastgele ya da anlamsız çağrışımlar veya pek çok kişinin düşündüğü gibi uyku sırasında meydana gelen somatik duygulanımların bir sonucu olmaktan çok uzaktır. Rüya, psişik etkinliğin özerk ve anlamlı bir ürünüdür ve diğer psişik işlevler gibi sistemli bir şekilde incelenebilir. Freud’un aksine Jung, rüyalara salt bilinçaltının dışavurumu olarak bakmamış, hatta telepatik anlamda rüyaların görülebileceğini de savunmuştur. Ona göre, rüyaları çözümlemek istiyorsak sadece bir kısıma ağırlık verip diğerini es geçmek olmaz ve rüyaları çözümlemede en iyi yöntem sembolik anlamlarını çözmektir. Jung’ın bu düşüncesi, yukarıda bahsettiğim Hipokrat’ın “rüya anahtarları” terimine oldukça benzer nitelik taşımaktadır.

“Siz bilinçaltınızı bilince dönüştürene kadar, o sizin hayatınızı yönlendirecek ve siz ona kader diyeceksiniz.” Jung

Jung 2000’den fazla rüya incelemiş, yorumlamış ve terapilerini buna göre yönlendirmiştir. Jung, meslektaşı Freud gibi rüyalara sadece bilinçaltı dışavurumu ya da bedensel tatmin aracı olarak bakmamış, birçok mitolojik verileri, dinleri incelemiş; hatta Arizona, Kenya, Hindistan ve Mısır’da araştırmalar yapmış. Bu konuda özelikle Budizm felsefesini ve Konfüçyüs’ün öğretilerini incelemiştir.

Jung’ın “Rüyalar” kitabını baz alarak sizlere bir rüya örneği vermek ve onu yorumlamak isterim:
Bay X, gittiği terapilerde rüyasında kendini bir baloda görmekte ve etrafında güzel kadınlar olduğunu tarif etmektedir. Hatta içlerinden birini beğenmekte, ona yakın olmak istemekte fakat rüyasında sürekli tuvaletinin gelmesi yüzünden çok utandığından, eğlenceli bir vakit geçiremediğinden bahsetmektedir.

“Ne zaman ona yaklaşmak istesem, tuvaletim geldi; tuvalete gittim ve ardından yine geldi ve bütün gece de devam etti. Hemen hemen bu rüyayı her gece görmekteyim. Ve bu durum beni oldukça rahatsız etmekte.”
Terapilerde ilerlendiğinde ise aşağıdaki gibi bir durumdan bahsetmektedir:
“9 yaşımdayken bir kızdan hoşlanmıştım. Onunla bir araya gelebilmek için çok çaba sarf ediyordum. Bir gün onunla oyun oynarken altıma kaçırdım. O sırada bir adamın da beni izlediğini fark ettim. Çok utanmıştım.”
Bay X’in çocukken hoşlandığı kızın yanında altına yaptığı için, hem kızın hem o adamın görmesiyle büyük bir utanç yaşadığı ortaya çıkmaktadır. Yani Bay X, bu çocukluk anısının onun üzerinde bıraktığı etki yüzünden yetişkin olmasına rağmen hala aynı rüyayı görmekte ve hatta ne zaman kalabalık bir ortama gitse tuvaletinin sık sık gelmesinden şikâyet etmektedir. Psikoterapilerde Freud’un da rüyaları yorumlarken en çok üzerinde durduğu çocukluk anısının bilinçaltından çıkarak onu etkilediği söylenebilir. Bunun üzerinden gidildiğinde yaşanılan utanç duygusu ve tuvaletin gelmesi burada sembolik bir anlam taşırken, hoşlandığı kız ise anahtardır.

Enerjisel anlamda bakarsak ise burada bir blokaj vardır deriz. Çocukken yaşadığı bu anı, yetişkin olmasına rağmen hala onu etkilemekte ve çözülmediği sürece de etkilemeye devam edeceğini söyleyebiliriz. Bu noktada, o anıya gidip onu orada çözümlemek; daha doğrusu o kırık enerjiyi dönüştürmek gereklidir. İşte rüyalar özellikle biz EFT uzmanları için de bu noktada oldukça yön gösterici olmaktadır.

Aşağıda vereceğim bir başka örnek ise hemen hemen herkesin bildiği Osmanlı Devleti’nin kurucusu Sultan Osman Han’ın rüyası olacaktır. Bu rüyada spiritüel bir anlam hatta kehanet vardır:

Sultan Osman Han rüyasında kendisi Şeyh Edebali’nin yanında yatıyordu. Edebali’nin göğsünden bir hilal doğdu. Hilal biraz yükseldikten sonra büyüdü, büyüdü ve dolunay haline gelince kendisinin göğsüne girdi. Daha sonra göğsünden bir ağaç bitip büyümeye, yükselmeye başladı. Bir çınar ağacıydı bu. Büyüdükçe yeşerdi, güzelleşti. Dallarının gölgesiyle bütün dünyayı kapladı, dünyanın her tarafından insanlar grup grup gelip bu çınarın gölgesine giriyorlardı, çok mutlu ve neşeliydiler. Ulu çınarın gölgesinde dağlar, dağların dibinde pınarlar gördü. Ağacın yanında ise dört sıra dağlar gördü ki bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlardı. Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna çıkıyordu. Bu nehirde koca koca gemiler yüzüyordu. Tarlalar ekin doluydu. Ağaçlar meyve dolu. Dağların tepeleri ormanlarla örtülüydü. Ruy-i Zemin yemyeşil, asuman masmaviydi. Vadilerde şehirler vardı. Şehirlerde camiler arz-i didar ediyordu. Bunların hepsinin altın kubbelerinde birer hilal parlıyor, minarelerinde müezzinler ezan okuyorlardı. Ezan sesleri ağaç dallarındaki kuşların cıvıltısına karışıyordu. Bir ara ulu çınarın yaprakları kılıç gibi uzamaya başladı. Derken bir rüzgâr çıkıp bu yaprakları İstanbul’a doğru çevirdi. Şehir iki denizin ve iki karanın birleştiği yerde iki masmavi firuze ile iki yemyeşil zümrüt arasına oturtulmuş pırıl pırıl bir elmas gibiydi. Sanki bütün dünyayı kuşatan geniş bir ülke gibi halkalanan bir yüzüğün kıymetli taşını andırıyordu İstanbul. Ve nihayet Osman Gazi Han bu yüzüğü parmağına takıyorken uyanır.

Sultan Osman Han bu rüyayı gördükten sonra o zamanın âlimlerinden Şeyh Edebali’ye anlatır. Edebâlî ise kısa bir tefekkürün ardından “Ey oğul. Sana müjdeler olsun!” der, “Göğsümden çıkan nur kızımdır (Bâlâ Hatun). Seni kuşatması evleneceğinize işarettir. Ağaca gelince; Sen büyük bir devlet kuracaksın. Evlatların adaletle hükmedecekler. Allah seni ve neslini insanların İslâm’la şereflenmesine vesile edecek. Şeklinde yorumlar. Bu rüyaya baktığımızda açık bir şekilde ağaç figürünü görmekteyiz. Ağaç figürü spiritüalizmde önemli bir yer tutmaktadır. Ağacın gövdesi bu dünya ile öteki dünya arasında bağı simgelerken, dalların göğe uzanması o dünya ile olan bağdır. Kökler ise dünyadır. Bunun yanında bu rüya, Osmanlı Devleti’nin kurulacağı kehanetini de içermektedir. Eski uygarlıklardaki inançlarda da olduğu gibi bu rüya hem sahibini hem de toplumu etkilemektedir. Böyle bir durumda bu gibi rüyalara sadece bilinçaltının dışavurumu şeklinde bakamayız. Bu sebeple her türlü yorumlamaya açık olmalıyız.

Rüyalar ve Çeşitleri
Bilinçaltı Rüyaları: Günlük yaşantımız içinde yaşadığımız genellikle farkına varmadığımız olayların, bilinçaltına itilip rüya şeklinde kendini ortaya koymasıdır. Yukarıda verdiğim Bay X ve tuvaletinin sürekli gelmesi olayında olduğu gibi…
Biyolojik Rüyalar: Uyurken vücudumuzdaki herhangi bir organımızın işleyişinde meydana gelen bir değişiklikten dolayı görülen rüyalardır. Örneğin; gece midemiz ağrıyarak yattığımızda, rüyamızda da midemizin ağrıdığını görmemiz gibi…

Prekognisyon Rüyaları: Bu rüyalara kehanet rüyaları da denir. Daha çok medyumsal yeteneği olan insanların geleceği vizyon halinde rüyalarında görmeleridir. Bu tarz rüyalar halk arasında istihareye yatmak olarak da bilinir.

Rehberlerin Yardımları: İnsanların gelişimi için gönüllü rol alan bazı vazifeli varlıklar, rüya yoluyla kişiye tesir edip yardım ettikleri rüyalardır.

Haberci Rüyalar: İstem dışı içe doğan rüyalar olarak bilinir. Özellikle bazı insanların ölecek insanları görmeleri, bu tarz rüyalara örnek verilebilir.

Telepatik Rüyalar: Birbirinden uzak iki insanın aynı anda aynı rüyayı görmesidir; hatta haberleşmesidir.

“Biz, rüyaların üzerine bina edilen malzemeden oluşuruz.” William Shakespeare

Dünyada tekâmül halinde iken, spatyoma geçen ruhumuz rüya halindeyken şuur dışı denilen safhaya girmektedir. Rüyalarımızın çoğu günlük hayatımızdaki olayların biriktirildiği, şuuraltından(bilinçaltı) değil, aslında şuur dışı safhadayken edindiğimiz izlenimlerimizden meydana gelir. Bu şuur dışı bilgileri ise yine spiritüalizmde “Akaşik Kayıt” olarak bilinen sistemde tutup, gerekli zamanlarda(çoğunlukla ulaşılması zor) genelde hipnoz altındayken veya nadir zamanlarda(daha doğrusu tekâmül sürecinde gerekli olduğunda) şuur üstüne(bilinç safhası) geçebilmektedir. Uzaylılar tarafından alıkonma durumu yaşayan insanların da yaşadıklarını hatırlayamaması genelde bu bilgilere kayıtlı olduğu için zor olmaktadır. Rüyalarda, zaman zaman astrale kayıtlı olan önceki hayatımızın bilgileri de mevcut olabilmektedir. Buna bir örnek vermek isterim:

Küçük James Leininger 3 yaşına kadar normal bir çocuktu ancak 3 yaşında garip kâbuslar görmeye başlayıp “Ben James Huston’nım, uçak alev aldı. Jack Larsen, düşüyorum.” diye tekrar tekrar sayıklaması ailesini endişelendirdi. Küçük çocuk, bir gün oyuncakçıda gördüğü uçak için “Bu bir Corsair” dediğinde annesi Andrea büyük bir şok geçirdi. James’in kâbuslarında uçağının Japonlar tarafından vurulduğunu, alev aldığını ve düştüğünü anlatması üzerine annesi oğlunun 2’nci Dünya Savaşı’nda hayatını kaybeden bir pilotun reenkarnasyonu olduğuna inanmaya başladı. Ancak babası Bruce ikna olmadı ve ona uçağının nereden kalktığını sordu. James, tereddüt bile etmeden “Natoma” diye cevap verdi. Bruce, oğlunun hikâyeyi uydurduğunu kanıtlamak için Jack Larsen’i bulmaya karar verdi. Natoma gazilerinin toplantılarına katıldı ve nihayet Larsen’i buldu. Ancak acı gerçeği ondan öğrendi. 1945’teki Iwo Jima Savaşı’nda yalnızca bir ABD’li pilot ölmüştü ve o da terhis olmadan önce son görevine giden 21 yaşındaki James Huston’du. Huston’un uçağı Japonlar tarafından vurulmuş ve aynı oğlunun anlattığı gibi alev alarak okyanusa çakılmıştı. Bruce James’in yaşayan son akrabası 84 yaşındaki kardeşi Anne’i buldu ve oğluyla bir araya getirdi. Anne, 2 yaşındaki çocuğun anlattıklarını dinledikten sonra büyük bir şok geçirdi ve onun kardeşinin reenkarnasyonu olduğuna inandığını söyledi. Leininger ailesinin yazdığı ve James’in hikâyesini anlatan “Soul Survivor” adlı kitap ABD’de satış rekorları kırıyor.

Yukarıda bahsettiğim örnek, önceki hayatının rüyalarında ortaya çıkması deneyimini yaşayan kişilerden ve ailelerden sadece biriydi. Bu tarz olaylar yaşayıp anlatan ya da anlatamayan gerek dünyada gerek ülkemizde birçok insan ve aile var. Ve bu tarz reenkarnasyon hatırlamaları genelde 5 yaşının altında çocuklarda çok daha fazla olmakta ve bir süre sonra ise yok olmaktadır. Bu sebeple çok daha hassas bir şekilde üzerinde durulmalıdır.
Konuyu kapatırken aslında bütün meselenin rüyaların bize anlatmak istediğini en doğru şekilde kendimizin yorumlayabileceği ve rüyalarımızın bizim asıl geldiğimiz yer ile bağlantımızın kopmamasını sağladığını düşünüyorum. Sanki iki evren içe içe geçip; rüyalar aracılığı ile birbirleriyle iletişim kuruyor gibidirler. Beden dünyada tekâmül aşamasındayken rüyalar sayesinde, ruh evine dönüp günü değerlendiriyor ve bilinçli safhaya geçildiğinde ise gören kişinin günlük hayatını etkiliyor. Yani sadece rüya görülüp orada bittiğini düşünmüyorum. Özellikle tekrarlayan rüyaların ve çocukların anlattığı rüyaların eğer hayatımızı da olumsuz anlamda etkiliyorsa iki katı önem verilmeli kanaatindeyim. Bu etkileri anlamak, olumsuz bir etkisi varsa çözümlemek ve olumlu anlamda faydalanmak için de rüyaların anahtar vazifesi gördüğü, su götürmez bir gerçek.

Aynı zamanda rüyalar insan bedeniyle ilişkili bazı uyaranlar, şuuraltındaki birtakım mekanizmaları harekete geçirerek bize çeşitli haberler iletebilir. Bu uyaranlar içinde en yakın çevremiz, toplum, dünyanın kendisi ve kozmos olabilir. Sürekli bir şekilde tesir altında bulunduğumuz için, bu etkilerin yorumlarını rüyalar halinde görebiliriz. Ve rüya dediğimiz olgu aslında kocaman bir kütüphaneyi dolduracak kitaplar boyunca anlatılabilinir. Şunu unutmamalıyız; insan, sadece fizik bir bedene sahip bir varlık değildir. Çok daha ötesidir.

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir