Görünen ve Görünmeyen Alemler II

Uzay sözü biz insanların aklında uçsuz bucaksız yıldızlı gökyüzünü canlandırıyor genelde. Artık çoktan bilimsel teknolojiyle gözlemleyebildiğimiz Evrenin mehabeti hiç te azalmadı insan için, aksine git gide onun azameti karşısında ezilmeye daha çok maruz kalma eğiliminde oluyoruz…  Berrak bir gecede gökyüzünde görebileceğimiz yıldızların hep bizim galaksimizin yıldızlarıdır. Onların birer güneş olduğunu biliyoruz. Galaksimizdeki güneşlerin sayısını şu anda yer yüzünde yaşayan insanların sayısına bölersek her kişi başına 60 güneş isabet ettiğini de biliyoruz.  En yakın yıldıza ulaşmak için ışık, 4 seneden aşkın süre yol basması gerekir. Bütün bu hesaplar, ışığın bir hızı olduğu varsayımına dayanmaktadır. Yeni kuramlara göre bu yanlış bir varsayım olabilir. Ama görünüşteki hızı uygun bir ölçü birimidir. Bu yüzden yanlış da olsa kullanmaya devam ediyoruz.

Mutlak bilimsel açıklama diye bir şeyin var olmadığını ilk teslim edecek olanlar deneyimli bilim adamlarıdır. Bilim daha çok bir tahmin aracı, bir yöntem, birden fazla gözlemin birbirine bağlanmasıdır. Fizik biliminde bu işler genellikle matematik dilinde yapılır, bilimsel eğitimimiz gözlem ve bu gözlemin analizine dayanır. Ama işlemin temel niteliğine gelince, aslında hiçbir şey bilmediğimiz ortaya çıkar.

Manyetik alan, elektriksel alanlar arasındaki göreli hareketi matematiksel olarak ifade etmenin yönteminden başka bir şey değildir. Elektriksel alanlar ise Coloumb Yasası adı verilen, bütünüyle deneysel bir gözlemin karmaşık matematiksel yorumlarından ibarettir.

Adam gibi anlatacak olursam, ilmi bilgilerimiz bir orman ise, bu orman, etkilerini ve sadece var olduklarını anladığımız, ama haklarında başka hiçbir şey bilmediğimiz ağaçlardan oluşmaktadır.

‘Çağdaş bilimin bu iç mekanizmasını pek iyi bilmeyen biri, çağdaş insanın çevresini gayet iyi gözlemlediğini ve kontrol altında tuttuğunu sanabilir. “Hiçbir Şey Bu Fikir Kadar Yanlış Olamaz” diyor dört fakülteden mezun olan, Alaska Üniversitesinde Makine Mühendisliği, Lousville Üniversitesinde Fizik ve Mühendislik dersleri veren Prof. Don Elkins. Çağdaş kuramın öncüleri olarak araştırmalarda bulunan bilim dünyası liderleri kendi aralarında sürekli tartışa gelmişlerdir…

Bir benzetme yaparsak, iki ayrı TV programı düşünelim, her ikisi de TV aygıtında izlenebilir, ama birbirinden tamamıyla bağımsızdırlar. Bir kanal ya da varoluş yoğunluğu (katı) fiziksel uzayımızın başka frekanslarını işgal eden diğer varlıklardan tamamıyla habersizdir. Bunun anlamı şu oluyor: Bizim gerçekliğimiz ne tek gerçekliktir, nede nihai gerçekliktir; bu sadece şu andaki gerçekliğimizdir.

Aynı anda tüm frekansların Kaynağı Tekti. Albert Einstein in en büyük arzusu hem elektrik hem yerçekimiyle ilgili fenomenlerin etkisini ifade edecek tek bir ilişkiyi (bağlantıyı) formüllendirmekti; aslında tüm fiziksel olayları birleştiren bir kuramın, Birleşik Alan Kuramının peşindeydi. Her ne kadar, bir işlevsel formül başka alanda işlevselliğini yitirirse de her ne kadar karmaşık ve kaotiklik gösterse de varoluş, Einstein Evrenin mutlak bir düzene sahip olduğuna ve bütün fiziksel olayların aynı ve tek bir kaynaktan çıkarak geliştiğine inanıyordu.

Maddeyi salt alan olarak nitelendiren bu ‘birleşik alan kuramı’ artık vardır. Dewey B. Larson bu probleme bir çözüm getirmekle kalmadı, uygulanabilir sonuçları olan, son derece uygun ve yeterli açıklamalar birleşik alan kuramı geliştirdi; meğer sorun göründüğü kadar karmaşık değil, sadece beklenmedikmiş. Dört ya da beş boyut yerine Larson altı boyut var olduğunu varsaydı, bunları uzayın üç ve zamanın üç boyutu olarak adlandırdı. Bizim gözlemleyebildiğimiz uzay gibi zamanın da üç boyutu ve koordinatları olduğunun kavramını sundu. Böyle yaklaşımın sonucu olarak, fiziksel evrenimizdeki atom-altıdan yıldızlara kadar herhangi bir fiziksel büyüklüğü hesaplayabiliriz.  Ona kadar uzun zamandır aranan kuramın bulunamayışındaki bizi yanıltan durumun zamanı tek boyutlu olarak tek bir yöne akan bir akım olarak kabul etmemizdir. Meğer, bir kere kabul edip, kavrayabildiğimiz takdirde, üç boyutlu zaman, matematiksel olarak da daha rahat ifade edilebilen bir kavram olduğunu vurguluyor bazı önemli araştırmacılar (Prof. Frank Meyer, Prof. D. Elkins).

‘Zamanın düz çizgileri, aslında sonsuzluğa uzanan bir ağın iplikleridir’ diyor ‘Aydınlanma İçin Sutralar, Bulunduğumuz Anı Yaşamak’ kitabında. Şimdi çok az da olsa meşhur ‘İplikler Teorisi’ne de değinelim. Bu basit anlatımda aynı anda var olan (paralel) var oluş düzeylerinden söz etmektedir. Evrenin temel yapısıyla ilgili, on yıllarca bilim adamlarının aklını karıştıran sorun, onların zihinlerini temizleyen yeni bir bakış şeklidir: fiziğin iki temel branşının aynı anda her ikisinin birden doğru olamayacağı tartışmasıdır. Sonuçta, sevindiren durum şu ki, bilimin geldiği son nokta okul yıllarımızda ıstırap çektiren fizik değildir; bu:

Yaşama, ruhsallığa ve paralel var oluş düzeylerine sezgi ve destek veren fiziktir.

Bir Fizik vardır, o evrendeki objelerden, onları bir arada tutan güçlerden ve çalıştıran gizemlerden söz eder.

Aynı Fizik, başka yandan, Karşıt Uçlar hakkında anlatır. Skalanın bir ucunda, ‘kuantum mekaniğinin’ tuhaf prensipleri çok çok küçük atomları ve onları oluşturan parçaları tanımlar ve davranışlarını tahmin eder.

Diğer uçta, Einstein’ın iki izafiyet teorisi, evrenin sonsuzluğu, ışık hızı, yıldızlar, galaksiler ve karadelikler gibi muazzam kütleleri uzay zamanı tarafından çarpıtması ile uğraşır.

Soyut güzellikleri ve cazibesi dışında, her iki teori de son derece güçlü araçlar olduklarını ispat etmişlerdir. Kuantum mekaniği bilgisayar çipinin gelişimine yol açmıştır. İzafiyet ise kozmologlara evrenin sonsuzluğu içinde her türlü tuhaf hareketleri saptama ve açıklayabilme araçlarını vermiştir.

Tuhaflık ise şuradadır: Kuantum Fiziği doğruysa, o zaman İzafiyetin yanlış olması gerekirdi veya tam tersi.

Bir gerçeklikteki kuralları diğer gerçeklikteki kurallara uyguladığınızda çalışmıyorlardı. İzafiyet sadece muntazam ve tahmin edilebilir evren için geçerliyse, kuantum mekaniği, Madde ve Enerjinin artık birbirinden FARKLI OLMADIĞI atom altı seviyesinde geçerlidir. Bu atom altı evreni son derece kaotik, tahmin edilemez olduğundan bu bölgeye ‘kuantum köpüğü bölgesi’ diyorlar. On yıllarca araştırmacılar bu iki güçlü teoriyi birleştirecek bir teori aramaktaydılar; şimdi ellerinde bu kavram var gibi: İplik Teorisi.

Bu kavrama göre, evrendeki en küçük ‘şeyler’ hepimizin bildiği atom altı parçacıkları: elektron, nötron, protonlar değildi. Hatta, nükleer fizikçilerin şimdilerde rutin olarak üzerinde çalıştıkları daha da küçük parçacıklar: kuark, lepton ve nötrinolar da değildi.

Evrendeki en temel parçacıkların aslında parçacık olmadıkları, belirli frekanslarda titreşen ‘iplik’ halkaları olduğu anlaşılmıştır. Titreşen frekanslar ‘ipliğin’ kimliğini, böylece de hangi partikülün parçası; atomun bir parçası olan kuarkın mı, ki o da maddenin, molekülün parçasıdır; ya da elektromanyetik enerjinin bir fotonu olacak bir partikülün parçası mı olacağını belirliyordu. Her şey titreşimin frekansına bağlıydı.

Bu durum fizikçileri sevindirdi tabii, ama geri kalanlarımız için ne anlama geliyor? İplik teorinsin bize göre anlamı nedir?

İplik teorisi, tüm evrenin şekil ve içeriğini, her atomun, her partikülün kalbinde bulunan titreşim frekanslarının belirlediğini öne sürüyor.

İplik teorisi, nihai noktada madde ve enerjinin arasında bir fark olmadığını doğrulamaktadır. Bu ne demek oluyor?  Bunun anlamı şudur:

Her Şey Birdir ve var olan her şey bir tür Müzik gibidir. Çok tanıdık geliyor olması lazım: bu kavram mistikler ve diğer ruhsal kişiler, ustalar tarafından bin yıllardır bilinmektedir.

Daha fazlası var: İplik teorisi ancak kompleks matematikle tanımlanabilecek kadar küçük bir dünyayı ifade etmektedir. Ki bu insanların içinde yaşadığı dört boyutlu yapı değildir. İnsanlar sadece Yükseklik, Derinlik, Genişlik ve Zamanın olduğu bir dünyada yaşarlar.

Ama gerçeğin hepsi bu değilmiş meğer: İplik teorisine göre, ipliklerin yedi ile on bir boyutta aynı anda var olduğunu ileri sürmektedir.

Zaman içinde on ikinci boyutun ve hatta daha fazlasının ispatının bulunabilineceğini söylemektedirler.

Kozmik skalanın diğer tarafında bilim adamları bazı parçacıkların Einstein’ın ‘kozmik hız sınırı’ dediği ‘Işık hızı’na uymamakla birlikte, büyük oranda onu geçtiği hakkında bilimsel kanıtlar vardır.

Demek, artık bizimkinden başka boyutlar olduğunu bilimsel olarak de öğrenmiş oluyoruz bu çağda.

…Dünya fizyolojik görümüzle gördüğümüz ve dokunabildiğimiz ‘basit’ gerçeklikten, dış görünüşteki kabalıklardan müteşekkil değil sadece. Bu çok eskilerden her türlü yolla anlatılmaya çalışılıyor yüksek ŞUUR ve O’nun temsilcileri olan Ustalar tarafından. Tüm inançların hedefinde İnsanlara bunu anlatmak yatıyor.

Görebildiğimiz ve göremediğimiz Evren ve onun parçası olarak Dünyamız ve ondaki yaşam da çeşitli varoluş düzlemleriyle dolu, çok katmanlı ve karmaşık bağlantılar zinciri, zihin tarafından algılanamayan nedensellik sistemiyle yönetilen çok boyutlu bir sistemdir. Sonsuz ve sınırsız sistemde de bizim için konulmuş sınırlar vardır: Kendi Alanına, kendi boyutunun kurallarına sahip çıkma, kodları, programları sürekli geliştirme ve sürekli bozulmadan, zihinsel ‘virüslerden’ koruma, temizlemekle mükellefiz. En zararlı olan durum da KORKU ve Menfaattir. Her şeyi tersten gösterebilen, doğru ve yararlı yöntemleri, yolların önünü kapatan, zırh gibi milyonlarca insanların etrafını saran ve ışık geçirmeyen, içlerini kireçlendirerek katılaştıran, duygusuzlaştıran, özünden uzaklaştıran ve hatta koparan faktörler.  Yanıltan, alçaltan, saptıran faktörlerin önde gelenleri. Tembellik, kurnazlık, sömürücülük, sorumsuzluk, bencillik gibi başka ‘bozukluklar’ da varoluşun temel amaçlarını saptırıyorlar. İnsaniyetin büyük bölümü evrimin bir başka farklı evresine geçtiğini henüz göremiyor. Eski kalıplarla yorumlanmaya çalışılıyor her şey. Bu ise zaten karışık zihinleri daha da karıştırıyor, olmayacak olayların olmasına neden oluyor… Depresyon, kayıtszılık, kişilik bozuklukları, panik atak, paranoyaların bulaşıcı virüs hastalıkları gibi yayılması görülüyor.

At sürücülüğünde usta olmak birçok defa attan düşmeyi göze almayı, belki birkaç ‘güzel’ tekme yemeyi de içinde barındırdığı durumu kabullenmenizi gerektirdiği gibi, düştüğünde bir daha ve bir daha, yine ve yine, her daim hemen ayağa kalkıp, baştan ya da kaldığı yerden devam etmeyi öğretir insana bu işler…

Bunlar öğrenilmek zorundadır, çünkü hayat olduğu gibidir, değişimler kaçınılmazdır, siz de olduğunuz gibi olmak zorundasınız, bu da güçlü olmayı gerektirir. Gelişiminizi engelleyecek haliniz yok korkular yüzünden… Bulunduğumuz her ortamın şartlarına oynamak değil, İnsana yakışır şekilde, kendi özgün müziğinize dans ederek yaşamak gerekir hayatınızı. Bu çokluktan ayrı düşmek anlamına gelmez, karşıtlık kuralı zaten çeşitlilik için vardır, ama şunu da unutmamak gerekir ki, herhangi Sesin Kaynağı Tek Yaratandır. O’nun hangi şarkısına katılıp katılmamak size kalmıştır. Sizin içinizde de tıpkı tüm varoluşta olduğu gibi, bir Baba, Bir Ana ve çocuklar topluluğu vardır. Kendi içinizden gelen farklı sesleri, düşünceleri, güç akımlarını yetiştirmek, olgunlaştırmak, terbiye vermek, bazen yaratıcı ‘çocuk’ ruhunuzu öne çıkarmak, bazen ‘genç’ yenilikçi ve özgür ruhunuzu güçlendirmek ve ona güvenmek ve her an ise Büyük Beninizi ve olgun Ustalar gibi, üretici kutsal Ana ve yönlendirici Göksel Baba gibi arketiplerinin saygınlığını geri kalan ‘içsel ailenin’ ve türlü özellikleri hemze görevleri olan uzman ‘ekipler ’in başında tutmayı öğrenmek lazım olacak.  Hayatın ‘yüksek lisans okulu’ size bunları öğretmeye çalışır.

Hayat haksızlıklara dolu, sizi üzmek isteyenler çok olabilir, evet, ürkütücü, karmaşık ve karamsar da gelebilir. Ama unutmayın, bu boyutta yaşadıklarımızın çoğu illüzyonlardan kaynaklanır ve onlar size bir şeyleri anlatmak için vardırlar.

Anlamların bir düzeyinde size haksızlık yapılmış sonucuna gelirsiniz, bir başka düzeyine çıkabilirseniz, aslında bazı olayların ve durumların sizi siz yapan, görünen ‘iyi’ şeylerden alıkoyan, ama ‘görünmeyen’ başka daha beter felaketlerden koruyan faktörler de olduğunu anlayabilirsiniz. Her şey sizin Yorum farkınıza bağlı kalabilir bazen.

Temiz bir kalp, dobra tutum, kendinizle semimi olmanız size asıl gerçekleri göstere bilir. ‘Egodan sıyrılmış beyin hata yapmaz’. Aklınız gerçek durumu açık ve net görebildiğinde, doğru tutumları da gösterir, kinli yaraların sızılarından kurtarmakla kalmaz, onların tıkadığı algı pencerelerinizi kirlerden temizler, kısıtlı ‘düz mantıksallıktan’ uzaklaştırır, önünüze çıkmış olan engeller ve imkânsızlıkların bile aslında sizin hayat şarkınızın bir parçası olduğunu anlatır…

Utanç ve yargının zincirini, kelepçelerini kırmayı başardığınızda, ruhsal hapisten kurtulursunuz ve muhteşem hediyeler sarayının anahtarını elde edersiniz. Her yaşınızda da imkânsız denilen şey yoktur, varsa eğer bir imkansızlık, bu da sizin kendi önünüzde tuttuğunuz, kendinizin yarattığınız ‘imkânsızlıklardır’. Onları kendiniz yarattığınıza göre, aksını de yaratabilirsiniz. Kendi kaderinizde ‘Zincir Kıran’ parça olmayı seçerseniz, neslinizde, döneminizde, evrende bile, ilk önce kendi kıymetli hayatınızda bir pozitif Değişim Yapan olmayı seçmiş olursunuz. Çünkü ‘Tanrısal Nedensellik’   adıyla işaretlemek istediğimiz durumun altında-arkasında görünen-görünmeyen, algılanan-algılanmayan, ‘öteler ve beriler ’in arasındaki büyük ve sihirli Bağlantı vardır. Ve O’nun kendisi tarafından size sade kılavuzlar verilmiştir, verilmektedir. Onlara inanmak, seçmek, kalp vasıtasıyla verdiği yönlendirmeleri dinleyip dinlememek, uyup-uymamak size kalmıştır.

Duyduğunuz, dinlediğiniz halde, çok fazla zaman geçmeden hayatınıza giren değişimlerden görürsünüz ki, ‘geç kaldım’, ‘benden geçti’ dediğiniz durumlar bütün hayatınızı, hatta beğenmediğiniz geçmişinizi bile size sevimli kılan büyüyle, acı yaraları sizin için yararlı derslere, farklı kişiliğin yontucu usulleri olan, aslında KİM OLDUĞUNUZ konusuna etki yaratan faktörlere dönüştürür.

Ve hep denildiği gibi: duyduğunuz tüm sesler içinde her zaman en önemlisi – Kalbinizin sesidir.

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?

Benzer yazılar

Yanıt verin.