Karanlık Bilinmek Ve Aydınlanmak İstiyor

Büyük Hintli mistik, aziz ve ruhsal öğretmen Şri Ramakrişna’ya bir öğrenci sormuş: ‘Üstad, kötülük neden var?’ O, bir süre düşündükçe, şöyle cevap vermiş: ‘Planı genişletmek için’.

Dünyadaki içlerin dayanılmayacağı kadar boyutlardaki açlık, savaş, işkence, haksızlıklar düşünüldüğünde çok acımasız ve bencil gelen bir faktör gibi gelir ve erdemli insanın kabulleneceği bir cevap değildir bu. Ama çok geniş planda bakabildiğinizde, ruhun ölümsüzlüğüne ve reenkarnasyona inandığınızda, başka yandan, her hayatta farklı deneyimleri yaşamak ruha çok zenginlik kattığını da kabul edebilirsiniz.

Karanlık Bilinmek Ve Aydınlanmak İstiyor

Yaratıcıyı en büyük Sanatçı olarak kabul etsek, insan olarak tanıdığımız bir sanatçı, yazar ve kaşif bile, bir sanat eseri (tablo, roman, keşfiyat vs) tasarlarsa, onu ışık ve gölge, iyi ve kötünün çatışması, pozitif ve negatifin karşıtlanarak devinim yaratması gibi olguları mutlaka kullanmak zorunda olduğunu da düşünebiliriz. Geçen yüzyıllığın 40 yy larından itibaren ortaya konulan, Gurdjiyef ve öğrencileriyle başlatılan bir spirituel yolda (Dördüncü YOL adıyla bilinen) ise bu olguyu açıklamak için ACIMASIZ GEROPASS, yani Zamanın Hükümdar’ı olarak ifade edilen güç vardır. Benzer bir güç, Zamanın Tanrısı, eskiden beri var olan ve Zarduştilikten kaynaklanan inanç sisteminde de karşımıza çıkar. Yaratıcının karşısında gibi ama onun yarattıklarını arındırma fonksiyonu olduğunu söyleyebileceğimiz ve Zaman olgusunu içeren bir güçtür bu. Bizim zihnimiz her ne kadar acımasız olarak adlandırmaya yatkın olsa da, (belki ham zihinlerin böyle olgulandırmaya yatkın olduğundan dolayı ortaya çıkan), şuuru, iradeyi şekillendiren, keskinleştiren, geliştiren ‘şartlar-şurtlar’dır bunlar. Bu noktada, kendi mütevazi yaşamımdan bir duruduyu örneğini getirmek istedim ki, geç yaşlardaki üçüncü çocuğuma hamileliğimin son günlerinde anlatamayacak kadar korkular içindeydim doğum karşısında, ard arda yaşadığım korku dolu uykusuz geçelerin birinde şu sözleri beynimde net şekilde duydum: ‘kaldıramayacağın hiçbir zorluk verilmez dedik’. O sözler beni inanılmaz rahatlattı ve doğum doğal ve gayet başarılı –gençlikte yaşadığım iki doğumdan daha kolay- geçti hem çocuk hem benim için. Yani, kötülük ve korku bir birini karşılıklı yaratan ve bazen aynı anlama gelen faktörlerdir çoğunda.

Karanlık Bilinmek Ve Aydınlanmak İstiyor

Bazen zor gibi gelen deneyimler karşısında ağlayıp sızlarken, sonradan aslında bize faydalı olduğunu kabul ettiğimiz, kötülük olarak ansak bile, bize yararlı özellikler kattığını kabul etmiyor muyuz hayatımızdaki bazı olayları? Belki de, zorluğu kötülükle karıştıran ham zihnimizden dolayı olabilir mi bunlar? Aşkın duyuluk veya bilinçüstüne doğru tırmanış, yüksek zihnimizle birleşme süreçleri bizi mutlaka zorluklarla, çatışmalarla karşılaştıracağı konusunu kabul etmek istemiyorsak, o halde bilinçli olarak kendi irademizle gelişimimizi inkar etmemiz, engellemememiz, elimizin tersiyle ittiğimiz anlamına gelir Dünyamızın şu anki durumunda.

Bana kalırsa, insaniyetin hamlığı, kibri, sorumsuzluğu yüzünden doğal olarak ortaya çıkan şeydir kötülük. DOĞRU OLMAYAN BİR ŞEYLER’İN SONUCUDUR. Ki, doğru olmayanı gördüğümüzde yüz çevirsek, doğrulamaya çalışmasak, çığ gibi büyüyen ve sonuçta bize ve çocuklarımıza da yansıyan bozuk, sahte, kıvrık enerji dalgalarıdır. Evet, taş ve ağaçlar da, plastik çöpler de atomlardan ibarettir. Ama biz çöpü tercih etmiyoruz, değil mi?

Enerjiyi hem kendimizden geçiren, hem yaratanlar olarak, kendi yarattıklarımızla karşı karşıya oluruz çoğunda. Toplum istediği zaman büyük ve acımasız, negatif dediğimiz enerji dalgaları yayılır ve bir liderin bu dalgalardan kullanarak, acımasızlığı gerçekleştirmesi kalır geriye…

Karanlık Bilinmek Ve Aydınlanmak İstiyor

Şimdi şu Çengiz Han’ın meşhur sözlerini de hatırlayalım: Ben, Tanrı’yı dinlemeyen insanlar için O’nun elindeki acımasız bir kırbacımdır!’ Peki, Şark bilgeliği ne diyor kötülük ve Şeytan konusunda?

Hallac’i Mansur’un, İblis’i ‘övme’ denilen konusuna gelelim. Burada oldukça girift bir mesele ile karşı karşıyayız. Tanrı, şeytanın Âdem’e secde etmesini emretmişti; fakat, kendisinden başka kimseye secde edilmemesini emreden de O değil miydi? Şeytan bu ikilemden nasıl sıyrılabilirdi? Özünde şeytanın itaatsizlik etmesini isteyen Tanrı idi; yoksa o kendi iradesiyle emre itaatsizlik edemezdi. Gerçek âşık, sevgiliye itaatkârdır ve sevgiliden yüz çevirmek yerine, onun lanetini bir şeref nişanesi olarak kabul eder. Hallac’ın bazen kendine de atfettiği şu mısralar, şeytanın çıkmazını tasvir etmek açısından dikkate şayandır:

Elleri bağlı denize attı ve seslendi:
Dikkat et, su ıslatmasın seni!

Kitab et-Tavasin adlı eserinde bu konuyu geniş bir biçimde işlemesi, onun, ilâhı irade ve İlâhî emir ikilemi karşısında ne kadar büyük ıstırap çektiğini göstermektedir. O burada kendini şeytanın ve Firavun’un yanına koymaktadır; çünkü burada adı geçen herkes “Ben” demiştir. Şeytan: “Ben ondan (Âdem’den) daha üstünüm.” dedi. Firavun ise “Benim en büyük Rabbiniz.” (Sure79/24). Hallaç: Ben Yaratıcı Hakikatim.” dedi. Bu “Ben” sözü nün arkasındaki sır, Hallac’tan sonraki sufilerin daima zihinlerini karıştırmıştır. Şeytanı savunması ve ilk defa burada karşımıza çıkan, sonradan İran lirizminde en çok işlenen konu olan pervane ve mum motifi gibi. Çeşitli eserlerin Batı dillerine tercüme edilmesinden sonra Goethe, Rahmet Hasreti adlı şiirinde bu motifi kullanmıştır.

Öte yandan aynı eserden Hallac’ın Bağdatlıları nasıl hayretler içinde bıraktığını, ibadet esnasında halkın alışık olmadığı davranışlarda bulunduğunu, örneğin amuda kalkarak ibadet ettiğini de (muhtemelen burada yoga etkisi söz konusudur) öğreniyoruz. Hallac’ın zaman zaman bilerek yaptığı aykırı hareketler insanları rahatsız ediyordu. İnsanın aklına şöyle bir soru geliyor: Acaba bugün. Hallaç gibi, mutlak ilâhı birliği arayan ve dinin radikal bir biçimde içselleştirilmesini talep eden ve bunları hasret dolu haykırışlarla gösteren garip bir insan çıkıp gelse, ona nasıl davranırdı?

O inananları imtihana çağırırken, onun çağında Bağdat’ta bir ilâhiyatçı veya sade bir vatandaş olsaydık, tepkimiz ne olurdu? Ne derdik? Onun vaazlarını inanılmaz bir küstahlık olarak mı görürdük, yoksa mecnunluk mu sayardık? ( https://www.ahmetcetintas.com/hallac-i-mansurun-kaleminden-ovgulerle-seytan.html)

Konumuzu devam ederken, gelelim yeni dönem spirituelistleri ne diyorlar? Dr. M.Newton’un ‘Ruhların kaderi’ kitabı, Sizlerden hiçbir farkı olmayan 67 kişi spiritüel hipnoterapi çalışmaları aracılığıyla hayatlar arası hayatlarına uzanmıştır. Kitabında şu soruya cevap arayalım: Kötülük dediğimiz şey doğa ve doğaüstünde de var mıdır veya bu sadece insan zihniyetinin ürettiği (neden ürettiği de esas konudur zaten) kavram ve eylemler midir?

Karanlık Bilinmek Ve Aydınlanmak İstiyorMichael Newton, kötü bir varlığın musallat olduğundan şikayet ederek ona gelenleri hipnoz altında süperbilinçli zihinlerine (üstbilinçlerine veya altbeyinlerine) ulaştığında, genellikle şu üç durumun biriyle karşılaştığını anlatır:

1. Bu korkunun hemen hemen her zaman asılsız olduğu ortaya çıkmıştır;
2. Arada sırada, arkadaşça bir ruh, genelde ölen akrabalardan biri, onlara ulaşmaya çalışmıştır. Sadece rahatlama ve sevgi getirmek isteyen ruhu, korku ve endişe içinde olan danışan yanlış anlamıştır. Gönderici ve alıcı arasında hatalı bir iletişim olmuştur. Ruhların kendi aralarında kolayca telepatik alaka kurmaları, bedendeki ruhla da aynı ustalığa sahip olduğu anlamına gelmez.
3. Nadiren de yeryüzündeki çözülmemiş karmik sorunu nedeniyle rahatsız ve deneyimsiz ruh böyle temasa geçmiştir.
Paranormal konusundaki araştırmacılar neden böyle insanların neden bir iblis tarafından ele geçirildiklerine inandıkları Dr.Newton’un bulduğu nedenlere eklenmesi gereken üç neden daha bulmuştur:
4. Çocukken yaşanan fiziksel ve duygusal kötü muamele: bu yetişkinin kötü bir güç olarak temsil edildiği duygularını yaratır.
5. Çoklu kişilik bozukluğu.
6. Yeryüzünün elektromanyetik alanları etkisinde görünen rahatsız bir bireydeki beyin etkinliğinin bozulmasına yetecek kadar görülen artışlar.

İnsanların şeytani bir varlık tarafından ele geçirilebilme korkusu doğrudan Orta Çağ inanç sistemlerinden kaynaklanmaktadır. Bu korku temelinde, on bin yıldır ki sayısız insanı perişan eden teolojik BOŞ inancın etkisine dayanır. (Şeytan ve cinlerin ateşten yaratıldığı iddia edilirken, eski dönemlerde ve Şamanizmde ateş 4 kutsal elementten biriydi. Hristiyanlığın başında ‘Işık getiren’ anlamına gelen Lüsifer, sonradan iblisin adına dönüştürülmüştür).

Ortalıkta dolaşan mutsuz ya da haylaz ruhlar olabilir ama onlar insanların zihinlerini ele geçirip oraya yerleşmezler, diyor Dr.Newton…
‘Bir bedene atanmayla ilgili olan öğrenmiş olduğum her şeyden çıkardığıma göre, bir ruhun kendi enerji titreşimlerini, misafir olduğu bir beynin enerji titreşimleriyle tam olarak karıştırması yıllar almaktadır. Bu süreç bebek cenin durumundayken başlar. Ruhun üç özelliğini düşünün: imgeleme, sezgi ve içgörü, sonra şu bileşenleri ekleyin: vicdan ve yaratıcılık’ diyor Dr.M.Newton.

Bunlardan yola çıkarak, şöyle sonuçlar çıkarabiliriz: Kötülük insan zihninin sınırları içinde başlayan, içsel olarak var olan bir şeydir. Önceden tasarlanmış zulmü-kötülüğü varsaymak bazı insanlara kötü niyeti kabullenmeyi kolaylaştırır. Bunu mantığa büründürmenin sonucu, bireysel, ırk ve kolektif olarak sorumluluktan kaçmanın bir yoludur.

İnsanlar kötülükle doğmaz. Yalnızca içinde yaşadıkları kötülük yapmanın bozuk ahlaklı insanların şiddetli arzularını tatmin ettiği toplum tarafından yozlaştırmışlardır.

Ruh dünyası bu tur ruhların etkinliklerine izin vermeyecek kadar düzenli bir dünyadır. Başka bir varlık tarafından yönetilmek sadece yaşam anlaşmamızı feshetmekle kalmaz ayrıca özgür iradeyi de yok edecektir. Bu etkenler (yaşam anlaşması ve özgür irade seçimi) dünyaya doğmanın temelini oluşturur ve tehlikeye atılamaz. Şeytani varlıkların insanları çökertecek dış kuvvetler olduğu fikri kendi amaçları için başkalarının zihinlerini kontrol etmeye çalışanların desteklediği bir mittir.

Buna rağmen Kötülüğün felsefi olarak kabullenilmesi söz konusudur. Kozmos hiçlikten yaratıldığından dolayı her şeyin bir karşıt zıddı olması gerektiğiyle açıklanmaya çalışılır. Her türlü kutuplaşma, olgular dünyasının ortaya çıkması için mutlaka gerekmektedir gibi açıklamalar bazı modern fizikçilerin ünlü bilimsel spekülasyonuna benzemektedir: madde ve antimadde teorisindeki, evrenin başlangıcından beri parçacık ve anti parçacıkların sayısı eşit olduğunu ileri sürenleri kast ediyoruz.

Ünlü psikolog Stanislav Grof’un ‘Kozmik Oyun’ kitabındaki ‘Evrensel Planda Kötülüğün Rölü’ adındaki yazısını okumanızı da mutlaka tavsiye ederim. Kötülük ortadan kaldırıldığında, diyor Grof, birçok şeylerin de yok olacağını varsaymamız lazım, mesela, tıp konusundaki keşfiyatlar: hastalık olmasaydı, insan bedeni araştırılmaz, vitamin, antibiyotik, organ nakli, genetik mühendislik denilen şeylerin olduğundan da hala haberimiz olmazdı; savaşlarda kendini vatanı ve halkı için feda eden kahraman, yıkılan zalim imparatorluklar ardından gelen sarhoşluklar, yoksullara yardım eden Kutsal Teresa’ya ve ona ve başka insaniyet için yararlı olan insanlara ödül veren Nobel Vakfına da ihtiyaç olmazdı belki diyor doktor.

Bense, anlatımlarımda, yazı ve tablolarımda şöyle ifade kullanırım hep: Mutlak Öz’ün sağ ve sol elidir, sağ ve sol beynidir belki iyilik ve kötülük dediğimiz olgular. Veya benim imajinasyon sistemimde, Ana Tanrıça’nın iki örgülü saçlarıdır; çocukları tırmana tırmana yukarı çıkarken, kah o kah bu örgüsüne tutunuruz veya bazılarımız ona bazılarımız buna… Sonuçta, Mutlak Şuur denilen kata ulaşabildiğimizde, tefekkürümüzle ikisinin de aynı yere çıktığını anlarız… Bu, tabi ki kötülüğü tercih etme çağrısı asla değildir! Negatif kutuplaşmayı seçmek pozitif kutbu seçmekten daha zordur aslında, çünkü bedelleri daha zordur…
Dr. Nodira İbrahim Güçsav

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir