Kimi insanlar hastalıklarını, kişisel bozukluklarını, düşkünlüklerini ve dengesiz davranışlarını bir öğretinin arkasına saklanarak öğreti diliyle örtmeye çalışıyor. Bu da sorumluluk merkezli öğretilerde rahatsız edici biçimde göze batıyor. Çünkü bu öğretilerin amacı yüzleşme iken, bazıları onları kaçış ve kendindeki rahatsızlıkları meşrulaştırma aracına dönüştürüyor.
Burada tek bir öğretiden değil, farklı öğretilerin dilinin benzer biçimde saptırılmasından söz ediyorum genel olarak. Carlos Castaneda’nın kitaplarında anlattığı Toltek geleneği başta olmak üzere, çeşitli spiritüel ve felsefi öğretilerin dilinin istismar edilmesiyle ilgili bir örüntü diyebiliriz.
En fazla dikkat çekici olanları hemen belirteyim; dürtüsellik “özgürlük” diye sunulabiliyor. Bağımlılıklar “ruhsal deneyim” ya da “bilinç açılması” adı altında romantikleştiriliyor. Sınır ihlalleri “enerji”, “özel bağ” ya da “oyun” gibi kavramlarla soslandırılıyor. Hastalıklı empati yoksunluğu “savaşçının soğukluğu” gibi algılanıyor. Dolandırıcılık, hırsızlık, çıkarcılık ve acımasızlık ise “kurnazlık”, “oyunu okumak” ya da “sistemi kullanmak” gibi ifadelerle cilalanabiliyor. Kendine karşı “acımasız” olup kurban zihniyetinden çıkmak ve kibirden arınmak; başkalarına eziyet etmek gibi çarpıtılıyor.
Elbette, dil ne kadar süslenip püslense de eylemin kendisi değişmez. Sonuçta öğretinin dili, olması gereken yüzleşmeye değil, tam bir örtünmeye hizmet eder hâle geliyor. Burada küçük bir parantez açmak ilginç olabilir. Ken Wilber, Her Şeyin Teorisi kitabında, etik ve duyarlılık diliyle en kolay kamufle olan alanlardan birinin “yeşil” bilinç olduğunu söyler; çevrecilik, doğaseverlik, şefkat ve benzeri değerler, narsistik yapılar için rahatça saklanılabilecek bir zemin hâline gelebiliyor. Elbette sorun bu değerlerden değil; onların kişisel önemi, üstünlük duygusunu ve sorumluluktan kaçışı örtmek için kullanılmasından kaynaklanıyor. İşte aynı durum Toltec öğretisi içinde de bir tür saklanma yeri haline getiriliyor. Savaşçı ya da büyücü olmak, başkalarının algısıyla oynamak değil; kendi algısının sorumluluğunu almaktır.
Anlamından saptırılan sözcük ve kavramlara devam ediyorum. Özellikle; “oyun”, “rol” ve “maske” kavramları bu noktada aşırı istismar edilmekte. Oyun, sorumluluğu askıya alan bir serbestlik alanıymış gibi sunuluyor. Rol yapmak, maskeler arasında dolaşmak “kontrollü delilik”le karıştırılıyor.
Oysa kontrollü delilik, kişinin kendi davranışının sorumluluğunu üstlenerek ve kesinlikle bedelini bilerek rol almasıdır. Başkalarını kullanmak, açık sorumluluk almaktan kaçmak, çarpıtmak ya da kişisel çıkar üretmek kontrollü delilik değildir. Burada maske, bilinci genişleten bir araç olmaktan çıkarılıyor ve karakteri gizleyen bir paravana dönüşüyor. Ne yazık ki; maske kişiliğe yapıştıysa orada, öğreti çoktan terk edilmiş demektir. Zaten “savaşçı” demek; kılıç kuşanmış, eli silahlı, saldırgan bir figür falan değil. Bu terim, kelimenin İspanyolca guerrero ve İngilizce warrior karşılıklarının yüzeysel biçimde çevrilmesinden doğan bir kayma sadece. Oysa öğretide savaşçı, başkalarıyla değil; kendi düşkünlükleriyle savaşan bireydir. Alışkanlıklarına, kibrine, otomatik tepkilerine, kişisel önemine ve kolaya kaçma eğilimine karşı duran kişi yani. Zaten onların savaşı da dışarıda değil; içeridedir. Bu yüzden savaşçılık bir güç gösterisi değil, sürekli bir özdenetim ve yüzleşme hâlidir. İç denetim ve bu yolda süreklilik içerir.

Yine bir başka kavramsal karmaşayı yaratan etik! Toplumsal ahlakın sorgulanması, etiğin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Savaşçı etik dışı davranan biri değildir. Aksine, dış kurallar azaldıkça bireyin sırtındaki sorumluluk da artar. Öğreti “her şey dahil, her şey serbest, istediğini yap” falan demiyor; “bedeliyle” diyor. Yaptığının tüm sonuçlarını üstlenemiyorsan ne yoldan ne bilinçten ne de öğretiden söz edebilir insan. Kişisel çıkar devreye girdiği anda öğreti de tümüyle bir araç haline gelir. Etik burada öz disiplini temsil etmekte.
Peki narsisler ya da ağır kişilik bozukluğu olanlar kendi bozukluklarını göremiyorsa, hastalığın sorumluluğu nasıl alınacak? Zarar veriyorsan duracaksın, başkasını çıkarların için kullanıyorsan kullanmamayı seçeceksin. Kullandınsa telafi edeceksin. Terimleri çarpıtıyorsan susacaksın. Sınır ihlal ediyorsan geri çekileceksin. Önemli olan, kendini tanımlamak değil, kendini sınırlayabilmek yani; “ben buyum” demek değil, “bunu yapmayacağım” diyebilmek. Zaten öğretinin temel yöntemlerinden biridir “yapmama”.
Burada çizginin en net olduğu yer şiddet. Fiziksel ya da psikolojik şiddetin hiçbir biçimi öğretiyle gerekçelendirilemez. Buna rağmen kimi insanlar, uyguladıkları şiddeti “kişisel önemini kırıyorum”, “yoluna hizmet ediyorum”, “bilincini sarsıyorum” gibi ifadelerle açıklayabiliyor. Bunun öğreti ile uzaktan yakından bir bağı yok. Bu, şiddetin de tacizin de, öğreti dili kullanılarak aklanmasından, onaylanmasından ibaret. Şiddetin başladığı yerde öğreti biter; oradan sonrası yalnızca orantısız güç istismarıdır. Yoksa bu açıdan ortalık çakma savaşçı ve zorba sarhoş nagual hikayeleriyle dolup taşar. Tek bir kahkaha ile biten hikayeler.
Öte yandan; “kitapları okudum, hatim indirdim, öğretiyi bildim” yaklaşımı da büyük bir yanılgı içeriyor. Öğreti bilgi gübresi ya da macera romanı değil. Hayatın içine entegre olmalı, davranışlara yansımalı. Ve bu entegrasyon sürecinde kişisel çıkar gözetiliyorsa, yapılan şey yine öğreti değil; öğretinin dilini kullanarak kendi yansımalarına alan açmaktan ibaret oluyor. Bu aşamada erk zehirlenmesi de bolca görülebiliyor.
Elbette insanların kendilerini iyileştirmek, yaralarını onarmak, zor da olsa kişisel bozukluklarıyla baş etmek için çaba göstermeleri değerli bir yaklaşım. Tedavi arayışı, kendini dönüştürmeye çalışmak küçümsenecek şeyler değil. Ancak bu çaba, bir öğretinin saptırılması pahasına olunca istemsiz bir iskelet gülümsemesi oluşturuyor. Kişisel iyileşme, başkalarına zarar vererek, sınırları ihlal ederek gerçekleşmez.
Bir de şu gerçek var: Castaneda’nın, Don Juan’ın ve o silsilenin yaşadığı coğrafya ve dönemde internet yoktu, sosyal medya yoktu. Şimdi ise herkes ekran başı sözde savaşçısı. Parmaklar klavyede masum kedi patisi, ego çakal gibi tetikte; risk sıfır, bedel yok, ama herkes “yol”da “maşallah”. Oysa savaşçı tanımı, kişinin kendi benliğiyle olan savaşını anlatmak içindir.
Farkında olalım ki aslında herkes kendi yarattığı gerçeklik dünyasında yaşıyor. (Felsefede buna Qualia deniyor) Çünkü zihin dünyayı sürekli kendi kişisel tarihi ve yarattığı yansımalarla algılayıp değerlendiriyor. Zaten öğretinin en önemli önermelerinden biridir zihin kuru kalabalığını susturmak, içsel sessizliğe geçmek! Yani önemli olan yansımayı inkar değil, onu yaratan mekanizmanın çarklarını fark edip durdurmak. Mesele yansımayı kırmak değil, zihinsel sessizlikle onu üreten iç monoloğu susturabilmek.
Öğretinin bilgesi Don Juan Matus der ki; “Ben kimsenin enerjisini çalmakla ilgilenmiyorum; başkalarıyla ilgilenmiyorum. Sadece sonsuzlukla ilgileniyorum; sonsuzluk yoksa hiçbir şey yok. Sonsuzlukla her gün randevum var; ve oraya bir insan ancak arınmışlıkla gidebilir.”
Sonuçta hepimiz bu Tonal denilen düzenlenmiş algılar dünyasında yaşıyoruz. Yarası olanlar da gocunup duruyorlar. Unutmayalım; sıradan insan yansıma içinde yaşar, ama savaşçının işi bundan çıkmaktır. Yani: yansıma kaçınılmaz kader değildir! Çözülecek bir durumdur. Yansıma kurbanları değiliz. Ama öğreti vampirlerine de kan yetiştirmeye gerek yok. İstismar normalleştirilemez ve teşhir edilmelidir. Ayrıca karşımızdaki kutsallaştırılmış bir otorite öğretisi falan değil. Savaşçılar kaideyi bozar.
İnsan denen tür, kendini hatırlamak için yaşıyor. Bütün öğretilerin temeli de niyeti de bu değil mi? Ve sanırım bu da ancak bireyin, kişisel yansımasını fark etmesi ve kendini boşa kandırmamasıyla mümkün. Susturucularınız pek, mizahınız bol olsun.




Yaraların şifalanmaya ihtiyacı var mı bilmiyorum ama şuna inanıyorum: iyileşmek istemeyen bir yaraya kimsenin dokunma hakkı yok. Bu metin bana tam da bunu düşündürdü. İnsan, yarasını sahiplenmekle onu kutsallaştırmak arasındaki ince çizgiyi ne kadar kolay kaçırıyor… Öğreti diliyle kendini aklamak, yüzleşmenin yerini alınca “şifa” dediğimiz şey bir süs oluyor sadece. Burada anlatılan şey iyileşmek değil; sorumluluk almak. Çünkü gerçekten iyileşmek isteyen insan başkasına zarar vererek yol alamaz, kelimeleri maske yaparak da. Okurken şunu hissettim: Şifa bazen onarmak değil, durmaktır. Bazı yaralar iyileşmekten çok, artık bahane olmaktan vazgeçilmek ister.