20 Kasım, 2018

Kuyrukname

İnsan kuyruksuz bir bedene sahip ama kuyruk sokumu var. Ya eskiden bir ara kuyruklu gezmişti ya da isterse gelecekte bir ara mutasyona uğrar, dışarıda sallayabildiği bir kuyrukla gezer. Yeri hazır sayılır.

Öte yandan, aslında dışarıdan görünmese de insan kuyruklu canlıdır. Kuyruğu dışarıda değil. İçeride. Beyin sapından kuyruk sokumuna kadar giden ve aslında oldukça uzun olup son derece de fonksiyonel olan bir kuyruğumuz var. Adına Omurilik diyoruz.

Bu resimde gördüğün bir insana ait beyin ve omuriliktir. Şimdi anlıyor musun sana “dik tut” dedikleri kuyruğun nerede olduğunu?

Omurilik o kadar önemli bir organ ki beden onu ve bağlı olduğu beynimizi kemikten yapılmış özel iki kılıfın içinde taşır. O kılıflara da Kafatası ve Omurga diyoruz.

Bilesin ki tıp ile uzaktan yakından alakam yok. Söylediğim şeyler bilinçdışımdan bilincime sızan, zaman zaman yaptığım meditasyonlarda önüme gelen bazı idraklerin paylaşımı. Sen “hayır efendim bu tıbben anlamsız” dersen muhtemelen haklısındır ya da şöyle bir ihtimal vardır; tıp duruma bu açıdan bakmıyordur.

Bildiğim kadarıyla omuriliğin iki ucu var;

  1. Birinci beyin : Kafatasının koruyup, sakladığı, üst tarafta olan, dünyadan uzakta – boyun kaç santimse o kadar uzakta – olan, tepe çakranın hem de üçüncü gözün yeri. Kumanda merkezidir.
  1. İkinci beyin : Leğen kemiğinin koruyup sakladığı bağırsakların arkası da diğer uç. Kuyruk sokumu. Bağırsaklar sayısız bakterinin yaşadığı, bedene ait bir iç evren. Duyguların harman olduğu er meydanı. Yukarıdaki beyinden kişinin neyi nasıl algılayacağına, hangi hormonu ne dozda salgılayacağına dair talimat alan önemli yer. Kök çakra ve ikinci çakranın yeri. Dünyadaki yaratım gücümüz burada. Cinsellik ve diğer içgüdülerimiz, üreme, besin işleme ve bedensel sistemin dünya bağlantısı burada. Memeli hayvan bedeni ile dünyayı algılayıp, toprağı bildiğimiz merkez.

 

Omurilik ya da içerideki kuyruk bu iki beyin arası köprü gibi bir şey. Sanki yer ile göğü bağlıyor. Aşağıdaki resimde gördüğün gibi muhteşem bir sinir ağının ana arteri olarak iş yapıyor.  Yedi çakranın her birine bu muhteşem sinir ağı ile bağlanarak tüm bedendeki iletişimi sağlıyor.

 

Birinci (kök) çakra dışındaki diğer altı çakranın her biri kendisine ait bir endokrin bezine bağlıdır. Beyin bu endokrin bezleri vasıtasıyla hormonları yöneterek yaşantını ve hayat algını kontrol ediyor. Aslında sen belirli bir bilinç / farkındalık düzeyine çıkıncaya kadar hayatını bu algılara tepki olarak ürettiğin hormonlar yönetiyor da denebilir.

Tasavvufta çakra merkezlerini “nefs mertebeleri” olarak tanımlıyorlar. Doğu bilgilerine göre bedende yedi tane esas çakra ve tasavvufa göre insanda yedi tane nefs mertebesi var. Şimdi göreceksin ki çakralar ve nefs mertebeleri öyle pek de soyut, şiirsel, metafizik (fizik ötesi) şeyler değiller. Hayır efendim, onlar bedeninde her gün çalışan ve seni hayatta tutan fiziksel şeyler. Eğer onları bilinç ile aydınlatırsan; eğer onları farkındalık ile yönetirsen sen bir ustasın. Kundalini yükselmesi bir metafor değildir. Bireysel olarak hepimiz bu potansiyele sahibiz.

Bak şimdi;

Beyin spinal KuyruknameBilinçsizce, otomatik pilota bağlanmış gibi yaşarsan basitçe doğarsın, belki ürersin, ölürsün; o kadar. O da iyi bir şey tabii. Dünyadan bir de sen geçtin. Ama ne dünya seni umursadı ne de sen dünyayı umursadın. Mucizeyi kaçırdın. Beden mucizedir. Hayat ise rol kestiğin şahane sahnedir. Rolünü ya mucizelerine sahip çıkarak oynarsın ya da rol seninle oynar. Tercih senin. İstersen bedenine saygı duy ve onu tanı. Senin tekamül aracın dışarıda değil. Beyin ve onun kuyruğu olan omurilik senin tekamül aracın.

Neyse, hadi artık çakra merkezlerini ve onların işlev gördüğü hormon bezlerini kısaca şöyle sıralayalım.

1.çakra : Buna bağlı bir bez yok. 1.çakra kuyruk sokumuna bağlı. Yani kundalini enerjimizin uyuduğu yer orası. Kundalini yılana benzetilen bir kanal – omurilik – boyunca ilerleyen enerjetik akış yolu. Bizim bu oyun sahnesinden elde ettiğimiz anlayışı yukarıdaki beyne taşıyıp, yüceliğimizi dünyada da idrak etmemizi sağlar. Aydınlanma dediğimiz hormonal ve zihinsel durumu müjdeleyecek içsel harekettir.

Aydınlanma esnasında hormonlar öyle bir zihinsel-duygusal-bedensel durumla tetiklenip, öyle bir dozda salgılanacak ki beyin tüm sistemi bir anda idrak edip, mutlak varlık ile tam bağlantıya geçecek. İşte hepimizin gönülden arzu ettiğimiz bu hareketin başlangıç merkezi 1.çakradır. Biz yola hayatta kalma dürtüsü dahil muhtelif hayvani içgüdülerle başlarız. Kökümüz herhangi bir hayvan gibi içgüdüseldir. Tepe çakramız yani miraç varlığın idrakiyle parlayan insandır. Tasavvufta birinci çakramızın temsil ettiği niteliklere nefsi emmare denir. Yani emreden nefs. Ölmemek için ne gerekirse onu emreder. Malum, her dakika, her durumu ölümcül algılayabildiğimiz günümüzde nefsi emmare kendini kral sanmaktadır.

Omuriliğimizin Kundalini Kanalı olduğunu söylemiş miydim? Omuriliğine iyi bak çünkü günün birinde aydınlanacaksan bu sadece sağlıklı bir kundalini kanalın varsa olabilir. Çakraları açmaya uğraşırken sen aslında omuriliğindeki zihinsel ve hormonal blokajları tepelemeye uğraşıyorsun. Bazı şifacılara, hocalara, gurulara açtırıyorsun ya da kendin enerji pompalayarak falan açıyorsun ama gene kapanıyor değil mi? Hımm..neden acaba? Kapanmaması için içeriden açman lazım. Alışkanlıklarının hükmettiği konfor alanında kalarak çakra açılmaz. Zaten çakranın tıkalı olma sebebi senin o konfor alanındaki dengesizliktir. Başka bir zihin yapısı, başka bir denge noktası vardır. Onu bulman gerek. Değişmen gerek, o denge noktasına evrilmen gerek. Yok öyle o şifacı, bu hoca, şu bilen(?)den medet ummak. Kendinden kendine bu yol. Hocalar, şifacılar ne varsa hepsini kendi içinden çıkaracaksın. Gerekirse onlardan destek al ama esas sorumluluk sadece sende.

Hülasa, 1.çakra yani kök çakra dünyanın derinlerinden beslenip ağacın dallarını yücelten kökler misali sağlam olmalı. Önce dünyada sağlam durmayı öğren gerisini sonra hallet.

2.çakra : Erbezleri ve yumurtalıklar ile bağlantılıdır. Dualitenin ilk adımı. Eril / dişil merkez. Yaratmak, duyguları yaşamak, hayatı üreyerek devam ettirmek ile ilgilidir. Kendini ve sınırlarını hayatın içinde aradığın, keşfettiğin, ifade ettiğin yerdir. Tutmak, bırakmak. İhtiras ile özgürlük arası seçenekler yelpazesidir. Tasavvufta nefsi levvame derler. Levm eden yani eleştiren nefs doğru ve yanlışın varlığını algılamakta ve yanlış gördüğü yerlerden kendisini terbiye etmeye çalışmaktadır. Bazen kendisini doğru başkasını yanlış görür, başkasını düzeltmeyi iş edinir.

3.çakra : Pankreas bezi ile çalışır. Anlayış, özümseme, çözümleme, dünyada yaşadıklarını bünyeye faydalı hale getirme, akıl merkezidir. Eğriyi doğruyu duygular ile değil akıl ile bilme yeridir. Önemliyi önemsizden ayırıp cehaleti bilgiye çevirme alanıdır. Egonun üst merkezidir. Kundalini bir kez bu sınırı aşabilirse sevgi boyutunda ilerleme şansı vardır. Tasavvufta buna nefsi mülhime diyorlar. İlham alan nefs demektir. Korkuların ve içgüdülerin yerini ilham ve akıl almaktadır.

4.çakra : Timus bezine bağlıdır. Kalp  çakrasıdır. Sevgi boyutunun giriş kapısı, yaşam enerjisinin merkezidir. Malum alt üç çakra hayvani bedene ait iken üstteki üç çakra yüksek bilincimize aittir denir. Ortada yer alan dördüncü çakra ise bu iki hal arasında bağlayıcı olan sevgi köprüsüdür.

Bağışıklık mekanizmasını yöneten bez timustur. Bağışıklık nedir sence? Zarar görmeyecek kadar güçlü olmaktır. Kendini bütünden ayırmazken bütünün kaosunda kaybolmamaktır. Şefkat ile kabul ettiğin dış dünyayla artık kavga etmemek ama kavga etmen gerektiğinde de yenilmemektir. Kundalini buraya kadar gelebilmişse hayat bir üst faza geçmiş demektir. Nefs mertebelerinde ilerlerken en belirgin dönüşüm burada olur.

Tasavvufta 4.çakra nefsi mutmaine diye anılıyor. Tatmin olmuş nefs demektir. Kişi kendisini mutmain hissettiğinde artık alt nefs mertebelerine bir daha geri dönüşü olmaz. Sevgi boyutunu bulan oradan geri düşmez.  

5.çakra : Tiroid bezine bağlıdır. Boğaz çakrası da denir. Kelamın yeri, sözlerinle evrensel akışa dahil olduğun, sözlerinle yarattığın yerdir. Yüksek bilincin ses verdiği haldir ama tabii senin kundalini enerjin bu çakraya kadar ilerlediyse öyle. Eğer kundalini / farkındalık / bilinç penceren ilk üç çakradan bakıyor ise senin beşinci çakran korku söyler, hastalık söyler, küfür söyler, öfke-acıma gibi duyguları söyler ve bu söylediği şeyleri hayatında yaratır durur. Ama öyle bile olsa çok gerilmeyesin. Anlayışın bin bir türlü hali var. İlerlersin nasıl olsa. Sabır ile, nakış gibi işle kendini. Senden başka engel yok sana. Beşinci çakrayı içeriden açabilirsen şefkatin saf haline ulaşırsın. Ağzından çıkan sözü olduğu gibi yaşarsın. O yüzden sözlerine dikkat et. Kendini sabote etmekten vazgeçtiğin anda kendini destekliyorsun demektir. Sabote edici sözlerini fark et ve kelime dağarcığından sil.

Tasavvufta 5.çakra için nefsi radiye diyorlar. Rıza makamı demek. Varoluşuna her hali ile razı olan kişinin makamıdır. Ebedi olduğunun farkındalığı ile bulunduğun ana rıza göstermektir rıza makamı. An ebedidir ve ebedi olan an’dadır.

6.çakra : Epifize bağlıdır. Thalamus veya Pineal bez ya da 3.göz de derler kendisine. Dış çeperinin şekli sahiden de göze benzer. Bu göz şeklinin içinde yer alan bez çam kozalağı gibidir. O sebeple pineal adını da alır. Uygun koşulları sağladığında melatonin ve DMT uretir. DMT’ye ruh molekülü adını verenler de var. Eğer kundalini enerjin buraya kadar ilerleseydi Hızır gibi, Hermes gibi boyutlararası bir seyyah olabilirdin. Uzak yakın, örtülü açık bilgiler sana ayan olurdu. Tasavvufta bu nefs mertebesini nefsi mardiye diye adlandırıyorlar. Hani bir mesel vardır. Kul rabbine sormuş “Benden razı mısın?” diye ve rabbi cevap vermiş “Sen benden razıysan ben de senden razıyım.” diye. İşte radiye nefs ile rabbinden razı olan kişiden artık rabbi de razıdır. Burada karşılıklı rıza ile ikilik, çokluk biter ve teklik algısı kişinin zeminini oluşturur.

7.çakra : Hipofiz ile çalışır. Tepe çakradır. İki kaşının orta arkasında fasulye benzeri bir endokrin bezidir. Bedendeki orkestra şefi gibidir, Tüm iç salgı bezlerinin çalışmalarını denetler ve onların birbirleriyle uyum içinde işlemesini sağlar. Aynı zamanda östrojeni ve testesteronu yani cinsel hormon salgılarını da o idare eder. Eril dişil dengemiz hipofizin elindedir. Eğer kundalini enerjin kuyruğun kökünden buraya kadar engellenmeden, kazasız çıkabilseydi sen tasavvuftaki o değerli “Abdullah” olurdun. Senin için tüm varoluş şimdi-burada ve tek bir nefes gibi olurdu. Bu mertebeyi nefsi kamile veya nefsi safiye olarak adlandırıyorlar. Saflığa, kemale erdiğin yerdir. Sessiz bilginin mutlak sükuneti oradadır. Huzur makamıdır. Varoluş tek bir kalp atışıdır.

 

 

Derler ki peygamberlerin pek çoğu beşinci çakra yani nefsi radiye düzeyindedir. Demek ki kundaliniyi 6 ve 7 çakralara taşımak az buz iş değil. Yani bunları böyle çok bilir gibi yazıyorum ama insanın yolculuğu insan için çok da kolay değil. Çok fazla dikkat dağıtıcı unsur, çok fazla bilinçdışı yük var. Belki de yolculuğun heyecanı ve keyfi bu yüzdendir.

Şimdi;

Bu mertebeler arasında hareket ederken sanki evden eve taşınıyormuşsun gibi olmaz. Tüm çakralar birer pencere gibi iyi kötü bir şekilde zaten açıktır. Yoksa hayatta kalamazdın. Yukarıda söz ettiğimiz endokrin bezleri çok önemli malum. Eksikliği sorun olurdu. Sen bu nefs mertebeleri arasında asansör gibi ine çıka hayatı tecrübe ederken bu pencerelerden hangisinden seyrettiğin senin nefs mertebeni belirler. Deneyimsel olarak her inişte bir dersi içselleştirir her çıkışta yeni bir derse doğru yürürsün. Böylece benliğin bu hayatı bu bedende seyrederken sanki mekik dokur gibi tekamülünü oluşturur. Ne zaman ki bir mertebede idrakin tamamlanır o zaman üst mertebe senin yeni penceren olabilir. Misal; sevgi merkezinde pencere açtıysan bu senin aklını kullanmadığın, hayatta kalma içgüdünün sönümlendiği anlamına gelmez. Yaşadığın olaya sevgi penceresinden bakarsın ama diğer merkezler de farkındalığa hizmettedirler. Asansör iner çıkarken  sen tüm mertebeleri seyretmeye devam edersin. Baktığın pencere hayatı nasıl algılayacağını, nereyi aydınlattığını tayin eder.

Aslında;

Dünyadaki tüm öğretiler onca söz söylerken senin beynini ve beyninden aşağı omurgan boyunca uzanan kuyruğunu amacına uygun bir enerji kanalı olarak kullanabilmen için yol göstermeye çalışıyorlar. Ama o kadar karmaşık ve o kadar fazla konuşuyorlar ki sen kendin için yapman gerekeni anlamayıp bir de üstüne kendisi için bunu yapmış olanlara tapınıyorsun. Sen de haklısın. Kafa karışmayacak gibi değil. Hem çok laf az işe sebep olur.

Diyelim ki dışarıdaki bir tanrıya, yüceliğe ibadet etmek için sabah akşam dualar, yakarışlar içindesin. Bu senin kundalini kanalını bir nebzecik açmaz. Dışardan inayet ve icazet bekler durursun, ışık dilenirsin. Sence böyle yapınca nurlarda yıkanıyor musun? Şimdiye kadar ne oldu? Bundan sonra ne olacak? Einstein “aynı şeyleri yaparak farklı sonuç elde edemezsin” demiş. Yani önceden gelmiş ve gitmiş olanlar güzel söylüyorlar ama sen de söyleyebilirsin benzer şeyleri. Anlatanlar sana hiçbir zaman “bana tapın” demedi. Anlatanlar dedi ki “Bak ben böyle yaptım oldu. Sen de yapabilirsin. Kendi usulünle yaparsan olur. Çünkü ben kendi usulümle yaptım.”

Seni kim tutuyor? Hadi kalk kendi usulünü keşfet. Ahir ömrün geçiyor. Oyalanmasan çok iyi edersin. Ama oyalanasın varsa da dünyanın sonu değil; bir daha gelirsin. Ne güzel işte. Anlayıncaya kadar bir çok şansın var. Yani demem o ki sakın kendine vurma. Çünkü bir şeyleri kaçırıyormuşsun gibi ortamı gerdiğinde de kundalini bir gıdımcık bile ilerlemez. Kendinle uğraşma. Kendinle çalış. Rahat olduğun, şükrediyor olduğun, kendinden kaçmadığın, bedeninde huzurlu olduğunda kundalini ilerler. Gerisi tevatür. Hadi üşenme kendi usulünü keşfet.

Keşif yolculuğunda “kuyruğunu dik tut”asın. Omurga dik ve gözler karşıya yukarı baktığında kundalini enerjin nereye doğru gideceğini bilir, yolu da açık olur. Gözler yerde ve omurga eğik ise kundalini aşağıya meyleder. Bunu farkederek ilerle.

Kuyruğunun dik ve gözlerinin parlak olduğu zamanları sen yarat. Sen yapmazsan başka kim yapacak?

Hatice Caner

Yazar; Hatice Caner

Her şey şu ana dek söylendi. Şimdi bir kere de ben söylüyorum. Sonsuzun tekrarı benim belki ilk deyişim. Her tekrarda kendini yeniden keşfetmenin o tatlı oyunbazlığı derinde hissettiriyor var olduğumu. Böylece biliyorum hep varım, hep seyirde ve bazen de içinde. Bu yüzden yazıyorum.

Benzer yazılar

3 Yorum

  1. dilek cantürk

    Gerçekten çok güzel bir yazı. Büyük bir birikimle yazılmış ufuk açıcı bir yazı, yazara ben de teşekkür ederim. Ancak tasavvuf ile bağlantı kurmanız münasebetiyle İslam ile ilişkilendirerek bu sözlerinizi anlamaya çalışıyorum: “Ama oyalanasın varsa da dünyanın sonu değil; bir daha gelirsin. Ne güzel işte. Anlayıncaya kadar bir çok şansın var.”
    Yanlış anlamıyorsam bu sözler içerisinde reenkarnasyon inancını barındırıyor, bu ise İslam ve tasavvuf ile taban tabana zıttır. Düşüncelerinize saygım vardır elbette ancak okuyucuların aklının karışmaması için isterseniz bu konuyu herkesin sevdiği, saydığı bir İslam aliminden Prof. Dr. Nihat Hatipoğlu’ndan kısaca dinleyelim.

    https://www.youtube.com/watch?v=VK10Q2R2-tY

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir